Bir Aysel’imiz vardı.
Yaşamın içinden sessizce gelip geçen ama izini derin bırakan. Duruşuyla, bakışıyla, konuşmasıyla farklı olan.
O en çok poşetleri severdi. Evine gelen herkesten heyecanla poşet beklerdi. Poşeti aldığındaki sevinci ise yüzünde gülücükler açtırırdı. Sanki dünyanın en değerli hediyesini almış gibi sevinirdi. Kim bilir ne hissederdi. Ne anlamlar yüklemişti o poşetlere…
Gitti, gitti! Derdi en çok. Hiç anlayamadığımız, ne düşündüğünü bilemediğimiz iki kelime ile derin izler bıraktı bizlere. Ne az kelime ne çok manalara gebe…
Az konuşur çokça izlerdi. Bu dünyayı bizden başka bir yerden seyrediyordu. Ne düşündüğünü hiçbir zaman anlamadığımız ne hayal ettiğini hiç bilemediğimiz bir sır olarak kaldı bizde.
Ellerinin titremesi hiç bitmezdi. Ama o titrek ellerin ardında ürkek bir kalbi vardı bakışlarından anlam çıkardığımız.
Sonra hastalık geldi…
Amansızdı! İki ay boyunca çekti, yoruldu, sustu!
Zaten o ömrü boyunca özeldi farklıydı, günahsızdı. Korunması gereken, bakıma ihtiyacı olan, ilgiye muhtaç… Belki de bizlere dersti bu hastalığı. Bu yüzden bu ayrılık belki de en çok annesinin yüreğine dokundu.
Annesi; Onu bir ömür sevgiyle bakan, koruyan kadın. Belki de en büyük duasıydı bu dünyadan ondan önce gitmemek. Ve şimdi yüreği yangın yeri olsa da biliyor ki, elinden geleni en güzel şekilde yaptı onun için. Onu bir bebek gibi daima yedirdi, kolladı.
Aysel’imiz gitti…
Ardında elli yıllık ömrü bırakarak. Acıyla, sessizce. Ama o sadece özel biri olarak gitmedi. Bu dünyaya uğramış bir melekti. Acıları dindi, yükü hafifledi ve şimdi huzur içinde uyuyor.
Bu dünyadan bir Aysel geçti.
Melekti. Melek olarak kalacak.
Ruhuna FATİHA…