Hüzün gecelerinin yalnızlığını dolduran anlar, insanın yaşama sebebi oluverir. Bazı ateşler sönmez. Bazı acılara alışılmaz, onunla yaşamayı öğrenirsin. Sonsuzluğu isteyen ruhumuza, ebediyetin kapısından başka
Ebede göç başlayınca insan ne hisseder? Senin gibi makamını görür de gitmek mi ister. Vaktim doldu, babanız bekliyor, götürün mü der, Dedin cennet gibi evim,
İnce bir sızı gibi yağmurun saçlarımın arasına usulca sokuluşu, ayaza meydan okuyan bedenimin hissizliğinde sessizce beden hanemi okşayarak süzülüşü teselli mi yoksa uyarı mı?
Doyumsuzluk mu tahammülsüzlük mü? Bencillik mi kıskançlık mı? Çekememezlik mi cehalet mi asrın hastalığı? Yürekler kabına sığamayan maya gibi kabardıkça kabarıyor. O kangren hastalığa
Uzun ince bir yolun yolcusu aciz bedenim. Zamanın akışında bir yolcu olmak elbet emek ister. Girdiğim yolun çatalları aklımı karıştırırken seçenekler ne kadar da çetrefilli.
Yazar: Ümmüsülsüm Hasyıldırım Kalbim, ıssız bir sokakta yalnız başına savrulan bir yapak gibi başıboş sürükleniyor. Sokak lambalarının titreyen bir çocuk gibi yanıp sönen fersiz ışıklarından
Bugün yine günlerden pazar. Yazsam mı yazmasam mı? Bir belirsizlik içindeyim. Acaba okur yazmamı bekler mi? Şöyle güzel bir öykü yazsam, biraz dramatik olsa. Biraz
Yolcu yolda gerekti. Yol yolcuya gebeydi. Firak vuslata gebeydi. Yüreğimde kelebekler uçuşuyor, umutla heyecan, saatin akreple yelkovanı gibi birbirini takip ediyordu.
Bir varmış bir yokmuş hesabı hayat Can. Ne ardı var ne de önü. Yüreğimde bir düğüm. Çözmek imkânsız, olmuş kördüğüm. Hasretini yorgan yapmıştım, eskidi şimdilerde.
"Yaradılış gayemiz nedir?" sorusu takılır bazen aklıma. Yiyip içmek, gezip tozmak için olmasa gerek bunca nizam ve intizam. Asırlardır bir doluyor bir boşalıyor kâinat. İlk insandan itibaren