“Hayat sunar, insan sanar. Hayatı sunduğu kadar değil aldanışları kadar yaşar. Zaman bazı anlara nokta koyup, üzerinden akıp geçmesine aldırmadan hayata hep ordan başlayıp yaşamaya noktaladığı yerden devam eder. İnsan büyür, zaman geçer, hayat bildiği gibi devam eder, insanın zihni o noktadan öteye geçemez ta ki noktalanacak başka anlar yaşanana dek.”
Çok değil otuz yıl kadar önce, kilim dokuyup her desene duygularını işleyen belki umutlarını, hayallerini, gözyaşlarını hatta aşklarını ilmek ilmek nakşeden kadınların arasından doğum sancısı başlayan kadın; diğer tüm kadınları başına toplamıştı, kiminin dokuduğu umut yarım kaldı kimin akıttığı gözyaşı. Tam on yıl yolu gözlenen bebekler beklemekten sıkılmış olmalı ki doğumlarına bir buçuk ay kala gelmeye karar vermişlerdi. Apar topar ‘aboooooo vay anaaaammm ‘ cığırtıları arasında doğum evine yetiştirilen kadın, ikiz kız bebek dünyaya getirdi. Beklenen erken gelince bazı aksiliklerin yaşanmasına da vesile oldu tabii ki. Bebekler uzun bir müddet kuvözde yoğun bakım görüp onları hasretle bekleyen anne babasına biraz daha özlem çektirmiş sonunda büyüyüp koşturacakları evlerine gelmişlerdi. Çocuk hasreti dinen karı kocanın mutluluğuna diyecek yoktu. Baba, hayatın getirisini olduğu gibi kabul etse de anne dokuduğu kilimler kadar muntazam bir beklenti içerisindeydi. Ona göre her şey dört dörtlük olmalı, dokuduğu desenler gibi uyum içinde ahenkle dans etmeliydi. Duvardaki asılı kilim kadar düz durmalı, parlattığı gümüş tepsisi kadar göz alıcı olmalıydı.
Kucağına aldığı andan itibaren bir kızının güzelliği hayalini süslerken diğer kızının olağanlığı canını sıkmaya yetmişti. Ve kızlar büyüdükçe tahmini şaşmamış, yıllarca hasretini çektiği evlat özleminin yerini simetri hastalığı sebebiyle birinin tam istediği gibi olduğuna diğerininse isteklerine eksik kaldığına kanaat getirmişti. İşte o andan itibaren hayat, annenin istediği gibi şekil almaya başladı. Hayat memnun kaldığı Sevda’yı el üstünde tutarken esmerliğini kusur saydığı Gönül’e istediklerini büyük çabalar karşılığında verecekti. Uzun ince bir yol olan hayatın engelleri güvendiği insanların çelmeleri olacaktı. Zaten insan ya sevdiğine güvenir ya güvendiğini sevmez miydi? Ve hayat Gönül’e annesi gibi davranacaktı, altın sarısı saçlarıyla gözlerini kamaştıran Sevda’nın, ince telli olduğu için belki de yemeklere bile tamahkarlık edip koymadığı zeytin yağıyla gürleşsin diye tararken, Gönül’ün kalın telli simsiyah saçlarını ‘sırtım ağrıyor yıkayamıyorum’ diyerek kökten kesecekti. Tıpkı annesinin yaptığı ayrımcılıkla hayatı boyunca karşılaşacaktı. Hayat onu yok sayacak, o varlığının ispatı için mücadele verecekti. Tıpkı ‘anne ben de senin kızınım’ der gibi.
Hayat bir senfoniydi, bazen hüzünlü melodilerin dinletisi bazen neşenin dozunu artıran notalar gibi. Ama gönül için bu notalar hep hüzünlü bestelenecekti. Lise son sınıfa gelen ikiz kardeşler, üniversite hayallerini inşa etmeye çoktan başlamışlardı. Sevda’nın hayali gerçekleşecekken ayrımcılık Gönül’ün hayalini bir kez daha suya düşürecekti. ‘Maddi durumuzu biliyorsun’ deyip her anlamda başarılı saydığı kızını yine ön planda tutacak ‘okusa okusa kardeşin okur, kafası zehir gibi çalışıyor her dönem takdirle geldi’ deyince, üniversite hayalinin verdiği heyecanla atıldı Gönül ‘ama bende onur belgesi getirdim anne, üstelik ‘gerisini getirmedi çünkü konuşmasının anlamsız kaldığını, annesinin dikiş dikmeye devam edip onu görmezden geldiğinde anlamıştı. Odasına geçti doyasıya ağladı, belki o güne kadar kardeşinin iyiliği kendi iyiliğinden çok istemesini ilk kez sorguladı ve o an anladı ki ona bu öğretilmişti. Ne olursa olsun öncelik hep Sevda’nın olacağı sapsarı saçları yeşil gözleriyle hayata bir adım önde başlamıştı zaten, ne kadar çaba gösterse de annesinin gözünde bir defalık sevda olamayacaktı. Karnını doyurmuş büyütmüştü onu, başından fazla dercesine. İşte hayatın nokta koyduğu bu anılar onu olgunlaştıracaktı ya da boş vermişliğe sürükleyecekti çünkü noktalayacağı yeni anılar süre gelecekti.
Hayatta kader de seçimlerle şekillenirdi. İyi niyetli bir insan olmakta seçimdi kötü kalpli olmakta. Ve bu bilinenin dışında travmaların şekillendiremeyeceği sadece mantık ve kalbin bilip seçeceği bir haldi. Sevda, ailesinin desteğiyle Dicle Üniversite’sinde istediği bölümü kazanıp tüm masraflarının yine ailesi tarafından karşılanması sayesinde rahat rahat okurken, Gönül ’e de istediği hemşirelik bölümü gelmiş fakat ailesine yük olmayı dert edinip, okulunu dondurarak kasabada küçük bir markette kasiyerlik yaparak para biriktirmeye başlamıştı. Bir gün oda kardeşi gibi yüksek okul mezunu olacaktı. Kırık pencereden gün ışığı nasıl sızıyorsa ona da umutlar kırılmış kalbinden sızıyordu. Her zaman zorluklar çıkarsa da hayat, kendinden vazgeçmeyenlere sunar en güzel anlarını. Gönül de öyle yapacaktı, onu öteleyen annesine, fazlaca aldığı sevginin ilginin bencili olan kardeşine rağmen sımsıkı sarılacaktı kendisine bahşedilen hayata.
Zaman beklentileri dinlemeden akıp geçmiş Gönül artık beldenin pamuk hemşiresi olmuştu. Yaptığı tüm fedakarlıkların başarıların görülmediği gibi babasının kaybından sonra bir başına kalan annesini yalnız bırakmamak için aynı şehirde okumuş olması aynı şehirde kadro alması da annesi tarafından görmezden gelinmişti. İçini acıtsa da bu duruma aldırış etmeden yaşamına devam etti. Kardeşi Sevda’nın başarısını her fırsatta yüzüne çarpan annesinin kalbini kırmamak adına sessizliği tercih etmişti. Kardeşi ise okulunu bitirip hırsla gösterdiği performans sayesinde bursa da görevine devam ederken evlilik kararı almış ve nikahına annesini uzak yol bahanesiyle çağırmamıştı. Çünkü evleneceği adam ünlü bir iş adamı çevresi geniş ailesi ise ona göre asil insanlardı. Gönül de eş zamanlı bir mutluluk yaşıyordu, görev yaptığı sağlık ocağının hemen yanında bulunan ilk okul öğretmeni Mithat’tan henüz evlilik teklifi almıştı. Belki de hayatı boyunca göremediği sevginin tamamını sunan adama evet dedikten hemen sonra heyecanla annesine koşup haber verdi, her zamanki gibi burun kıvırıp ‘bula bula muallim mi buldun’ demesiyle yeni bir hayal kırıklığını noktalamıştı. Hayatı meydandaki saat kulesiyle sağlık ocağı arasında geçen bir kadından ne bekliyordu ki? Bu soruyu sormadan edemedi kendisine. ‘Bak Sevda’ya koskoca iş adamının oğlu Kemal HersanlIoğluyla evlenecek güzeller güzeli kızım’ böbürlenerek deyiverdi. Oysaki sırf annesini bırakmamak için İstanbul Boğaziçine tercih vermeyip memleketi Yozgat’ta okumayı seçmişti. Ne diyebilirdi ki o bu ayrımcılığı saçlarını tararken çoktan fark etmişti. Kırılmasa da burkulan kalbiyle odasına geçip küçük taşlı yüzüğüne bakıp uzun uzun hüzünle gülümsedi. Okulunu kazandığında atandığında aynı yalnızlıkla aynı hüzünle gülümsemişti. Dünyanın en can alıcı sözü olabilir ‘ben zaten alışkınım’ bazen beklentileri bitirmek, esaret zincirini içten içe çürütmektir. Bir sabah beklentisiz uyanmak, tüm sabahlara bedel bir gün doğumu demektir. Gelmeyecek olan vefayı beklememek acı olacağını zannettirse de aslında hürriyetin ta kendisidir. Bazı şeyleri bitiremeden yeniliklere açık bir kapı bulunamaz, gözleri gerekirse tırnaklarıyla yırtarak açmak gerekir ve bir kez açılan göz bir daha kapanmamak için direnir. Gönül de acıtarak açacaktı gözlerini, yaşamı boyunca vefa göstermesi ömrünün sonuna kadar göstereceği anlamına gelmezdi çünkü ailesini koşulsuz sevmesi, şahsına yapılanları görmezden gelmek değildi, sevgisinin karşısında aşağılanmasını kabul etmesi her zaman kabulleneceği anlamına gelmezdi. Ve bu kez aynayı geçmişine değil kalbine tutacak, yaşanmışlıkların ona öğrettiği tüm ezberleri bozacaktı.
Yeniden yepyeni bir diriliş için asil bir direniş gerekirdi. O içsel bir döngüyle yenilenirken kardeşi de hayatı bildiği gibi yaşıyordu, annesinin öğrettiği gibi.. İki kız kardeşin de hayatı sunduğu kadar değil sandıkları gibi yaşaması, aynı evde büyüyen iki kadının zıt karakterli olmaları ne kadar olabilirlik teşkil ederdi? Aynı odada uyuyup aynı sofraya oturan bu kardeşler hayatı sandıkları gibi yaşayınca iki zıt karakter ortaya çıkması kaçınılmaz olur elbet. Akla karanın zıtlığı gibi, gece ve gündüzün, iyilikle kötülük gibi. Kalbi annesinin parlatamadığı gümüş tepsi kadar kararmıştı. Yalnızca hakkının yenilmesi imtihan değildi bu hayatta, gereğinden fazla alınan hakta imtihan sebebiydi. Her ne kadar yok sayılmanın sınav olduğu bilinse de gereğinden fazla varlığını gösterişle ispatlama çabası da hatırı sayılır bir sınavdı.
Kaşlarından topuğuna kadar gösteriş sergilerken bir gün bu ışıltının gölgesinde kaybolacağını tahmin edemezdi. Tüm kibriyle girdiği her ortama topuk sesleriyle, kusursuz vücut hatlarıyla, milyon değerinde aksesuarlarıyla tüm ilgiyi üzerine çekmeyi başarırdı her zaman. Önünde ‘aman efendim hoş geldiniz her zamanki gibi göz alıcısınız ‘sözleri sıradanlaşmıştı onun için. Tüm gözleri üzerine çekmek için kirpiklerini kibirle kaldırması yeterliydi. Hayat ona annesinin davrandığı gibi davranıyordu, ona bakan hayran bakışlar arasında tüm benliğinin var oluşunu hissediyordu. Oysa bir gün bu ihtişamını kaybedecek olsa hayat tıpkı sadece gözüne hitap edeni seven annesi gibi ona yüz çevirebilirdi.
Güzellik salonunda ona özel yapılan hoş geldiniz lakırdılarına karşı kibrinden kalkmayan göz kapaklarını hafiften aralayarak küstah bir tebessümle ‘hoş buldum’ dedi. Bu ilgi alakaya alışkın olduğu kadar muhtaçtı da aniden kaybolacak olsa bu alakalı davranışlar, büyük bir boşlukta bulacaktı kendisini. İnsanların övgüsü verdiği değer elbette insan için önemliydi ama öncelik kendine olan güveni olmalıydı. Çevresindekilerin var ettiği kadar var olursa, yok saydıklarında yok olmak kaçınılmaz olmaz mıydı? Aynaya kendine hayran bakışlarını atıp kibirlenmeye devam etti. Kocası Kemal’den gelen telefonla sıyrıldı o ruh halinden ellerinin titremesini durduramıyordu, gören kocasına duyduğu aşktan heyecanlandığını zanneder oysa korkudandı ellerinin titremesi. Hayat bir yerden verip bir yerden alıyordu işte hakaret eden kocasına gülümseyerek ‘tamam aşkım anladım ‘deyip işlem yapmadan alel acele çıktı. Arabasına binip şoföre ‘eve gidiyoruz’ deyip kız kardeşini aradı, ‘ne diye Kemal’i arıyorsun ‘diye bir de azarladı. Oysa kardeşinden gelen çağrılara tenezzül edip baksa Kemal’i aramak durumunda kalmazlar kocasında da ‘ne diye senin ailen beni rahatsız eder’ azarını işitmezdi. Karşıdan gelen konuşmalar onu üzünce ‘tamam tamam şimdi nasıl? Yarın gelirim’ deyince Gönül o kadar vakit olmadığını her an annelerini kaybedebileceklerini söyleyince hemen oraya gitmek için yola koyuldu.
Hastahane odasında solunum cihazıyla zar zor nefes alıyordu, canından öte sevdiği kızını görünce yüzünde o haline aldırmadan hüzünlü gülücükler sergilendi. Kızına her zamanki gibi hayran hayran bakarken gözlerindeki değişiklik dikkatini çekti işaret ederek sordu, ‘niye rengini değiştirdin’ içindeki hüsranı bastırıp cevap verdi, ‘değişiklik olsun istedim’ dedi sahte mutluluk pozları vererek. O an ne diye lens taktığı aklından geçti, çok değil geçen sabahlardan bir sabah kahvaltısında kocası tarafından horlanarak ‘şu göz rengini değiştir, çok itici, gözlerine bakmak dahi istemiyorum’ diyerek onu hayli şaşırtmıştı. Halbuki, onunla tanıştığı ilk zamanlar yeşil gözlerine âşık olduğunu söyler dururdu peki değişen neydi neden şimdi itici buluyordu? Buna asla anlam veremese de ona tekrar aşk dolu gözlerle bakması içindi bu değişim.
İnsan vitrine ne bırakırsa ona göre alıcı kazanır, vitrinde sadece görsellik varsa güzelliği için talep olur gerisinin önemi olmaz. Ya da gösteriş bırakırsa sadece o ihtişamlı yaşama talep edilir, başka bir şeyin önemi yoktur. Ne yazık ki sevda sadece güzelliği sayesinde yol almak istemiş, eşi Kemal ise zenginliğiyle aynı kanaati paylaşmıştı ve ikisi de yanılmıştı. Gönül bu, ne şan ister ne şöhret, bir tutam aşk bir avuç sevgi ister.
Kız kardeşinin hayatını küçümsediği için şimdiye kadar kaleye almamıştı. Fakat bizzat şahit olunca anlamsız bir haset kalbini sarmıştı. O çok sevdiği annesinin hasta yatağında can çekişi bile bu kadar gündeminde değildi. Elinde olsa bu mutluluğu bir çırpıda yok ederdi. Onun yalılarda, köşklerde erişemediği o mutluluğa nasıl olurda gönül bi memur lojmanında bulabilirdi, neler neler yapmıştı kocasının bir an Mithat’ın Gönül’e verdiği değeri vermesi için ama nafileydi. O, bu ilgi değer için çırpınırken Gönül’ün bunu tek seferde almasından memnun kalamamıştı. Bu süre zarfında anneleri vefat etmişti. Eskiden olsa tahammül bile edemeyeceği kasabasından defin işlemi sonrası çekip giderdi buz gibi sarayına, bu sefer işin formülü ne diye beklemişti, kardeşinin hak etmediği bu huzurun sebebi neydi? O hain planlar içindeyken kardeşi iç huzurunun kaçma sebebinin peşindeydi.
Saat kulesinin etrafındaki meydan Gönül’ün hüzün dolu sırlarına her zaman yoldaşlık etse de o gün çok daha farklı bir hüzne tanıklık ediyordu. Yoğun düşüncelerle attığı her adımda kaldırımlar neredeyse sızlıyordu. Kocasının ondan bir şeyler gizlediğine artık adı gibi emindi önce kuruntu sansa bile. Hiç adeti olmayan tavırları onu iyice şüpheye çekmiş ne olduğunu öğrenmek için elinden geleni yapmaya sevk etmişti. Sürekli telefonu saklamaya çalışması arada dışarı işim var deyip aniden çıkması içini bulandırmaya yetmişti ve bu işin peşine düşmesi kaçınılmazdı. Sevda sürekli olarak onu Mithat’ın yanında horlayıp küçük düşürmesi de cabasıydı. İyice sıkılmış iyice iç huzurunu kaybetmişti. O gün evde kocası uzun zaman sonra telefonunu serbest bırakınca fırsatı kaçırmamış eline geçirmişti. Gözlerine inanamadı önce sonra tüm taşları yerine oturuverdi. Her şey apaçık ortadaydı önceki mesajlar silinse de son mesaj ele veriyordu. Kardeşinin kocasına nasıl göz koyabilir bir insan, üstelik kocası bunu son gücüne kadar red etmesine rağmen. Hemen kardeşinin yanına gitti hesap sordu fakat her zamanki gibi pişkin ve anlamsız bir öz güvenle karşılaştı. Sırıtarak verdiği cevaplar onu iyice gerginleştirmişti ‘merak etme almam o sümsüntü kocanı elinden zaten salağın teki, seni seçmesinden belli ne yaptımsa senden vazgeçmedi’ diyerek sırıtmaya devam etti. Mithat içeri girip bunları görünce yüzü yerin dibine girmişti, tüm çabası boşa gitmiş, sevdiği kadını üzmemek için elinden geleni yaparak tek başına mücadele vermişti. Belki de hayatı boyunca hiç bu kadar utanmamıştı sırf bu utanç için karısından bu durumu gizlemiş, kendince bertaraf etmeye çalışmıştı. Dönüp Gönül’e ‘sana inanmıyorum ne diye bunu yaptın, artık eskisi gibi yüzüne bakabileceğimimi zannediyorsun? Bunu yapmamalıydın Gönül,’ deyip’ sana gelince lütfen artık git buradan Sevda bak istediğinde oldu kardeşini hüsran uğratmayı başardın’ dedi arkasını dönüp gitti. Gönül neye uğradığının henüz farkında değildi ama Sevda’nın istediğini eline vermişti. O sadece bu saadeti bozmak istemişti. Zaten Mithat’ın vitrininde onu cezbeden bir şey yoktu. Valizini alıp geldiği şatafatlı hayatına döndü. Gönül ise yine bir tuzağa düşüp ömrü boyunca aradığı sevgisini bi anlık gaflette kaybetmenin acısıyla mezarlığa gidip henüz taşı bile yapılmamış mezarın başında oturdu. Toprağı eliyle okşarken diğer yandan da yaşarken annesine diyemediklerini patır patır ağlayarak söyledi. ‘Yıllarca hep şu soruyu sordum kendime NEDEN? Neden annem beni kardeşim kadar sevmedi, hep bunun özlemini çektim. Anne ben neye ağlasam aslında buna ağladım, dram dolu bir film izlerken, derslerimi yetiştirmediğimde, ya da yalnız kaldığım her anda ağladığımda ben buna ağladım. Ve kendimi suçladım, ben çok mu çirkinim annem beni sevmiyor diye kalbimi parçaladım. Ve bu yüzden de beni seven adamın bile sevgisine inanmadım çünkü beni sen sevmemiştin annesinin sevmediği bi kızı kim sever dedim durdum. Şimdi kardeşimin yaptıklarından sonra iyi ki anne iyi ki beni sevmedin. Yoksa bende öyle bir taş kalbi taşıyacaktım. Sadece bir gün bana kızmıştın, hatırlıyor musun? O azarı işitmek bile bana iyi gelmişti. Çünkü ilk kez bana benim için kızmıştın. Hep Sevda için kızardın. O gün düğündeki gelini herkes çirkin bulurken ben güzel demiştim ve sen ‘her şeyi ne diye güzel görüyorsun’ diye beni bi güzel haşlamıştın.’ Acı bir tebessümle devam etti Gönül ‘sen anlamışsın anne, kızının güzeli çirkini ayıramadığı gibi iyiyi kötüyü de ayıramayacağını. Ne kadar haklıymışsın. Şimdi bu ayrımı yapamayıp kardeşimin kötü kalbini bilemediğim için beni gerçekten seven adamı kaybettim. Onun sevgisini de senin sevginden ayıramadım. İstediğin oldu anne istediğin oldu, evlat olsa sevilemeyecek birine döndüm işte, hak görmediğin sevgiyi hayatta hak görmedi bana.’ diyerek ordan uzaklaştı. Mırıldandığı şarkıyla, ‘babamız bizi sevmedi çirkiniz çirkiniz….. Tartmadan verilen ve alınan her sevgi şifa olmaz, bazen sevgi de yan etki gösterir. Ve kârdan çok zarar verebilir. Zehirli bir sevgidense sade bir sevgiyi tercih etmek, alınan sevgi dozunun karaktere yansıdığını bilmek hayat kurtarır.