Bir sır verecek gibi bana yaklaştı, “Olur ya bir gün hafızamı kaybedersem beni bana nasıl anlatırsın?” dedi tüm ciddiyetiyle ve ben ilk cümlemi içimden söylemiştim
Derya, küçük bir Anadolu kasabasında yaşıyordu. Okumayı, yazmayı ve kitapların kokusunu çok seviyordu. Çeşitli kalemlerden oluşan kalem koleksiyonu ve çocukluğundan beri tüm harçlıklarıyla aldığı yüzlerce
Ali, insanların yüzlerine bakmamayı küçük yaşta öğrenmişti. Yüzler beklenti demekti; beklenti ise hayal kırıklığı. Bu yüzden gözlerini yere indirir, ayakkabıların ucundaki çiziklerde kendine güvenli bir
Sabah alarmla açtığı gözlerini ovuştura ovuştura lavaboya yöneldi. Ayağına batan sivri nesnenin verdiği acı ile çığlık atmamak için kendini zor tuttu. Oyuncağa basmıştı. Adım atacak
Kabil, taşa baktı. Sis perdesi yavaş yavaş dağılıyordu gökyüzünde. Elindeki taş parlıyordu. Kana benzer bir kırmızılığı vardı sabahın ışığında. Kabil, taşa baktı. Sis perdesi yavaş
Gözlerimi açtım. Göz bebeklerim yuvadan çıkacak gibi olurken daha da açtım. Ne kadar büyük açarsam o kadar çok şey görebilirim sanıyorum; karanlık, bir sis perdesi
Dünya henüz kelimelere ayrılmamışken Lakota halkı gökyüzüyle toprağın aynı nefesi paylaştığı bir çağda yaşardı. İnsan, hayvan ve rüzgâr arasında sınır yoktu; yalnızca denge vardı. Fakat
Bak seninle baştan anlaşalım anne kadın. Çevremde başka yazar olmadığı için hikâyemi sana yazdırıyorum. Çok heveslisin bu hikâyeyi yazmaya ama şurada anlaşalım: Hiçbir kelimesine dokunmadan
Kar ilk kez yağdığında Erdem bunun bir doğa olayı olmadığını anlamıştı. Çünkü kar sessiz değildi. Her tanesi yere düştüğünde içindeki bir anıya çarpıyor, onu uyandırıyordu.
Bugün yine günlerden pazar. Yazsam mı yazmasam mı? Bir belirsizlik içindeyim. Acaba okur yazmamı bekler mi? Şöyle güzel bir öykü yazsam, biraz dramatik olsa. Biraz
Eski kışlık kabanın cebinde duruyordu küçük cep aynası. Sahibi ona en son yaşlı ve zayıflamış parmaklarıyla dokunmuştu. Bu yüzden yüzeyi parmak izleriyle puslanmış, camı zamanın