
Kral ya da İşçi: Karıncalar İçin Aynı Ziyafet
Karıncaların reisi heyecanla emir verdi:
“Çabuk, biraz hızlanın! Kış kapıda, hâlâ kış hazırlıkları bitmedi.” Güneşin kavurucu sıcaklığı yerini hafif bir esintiye bıraktığında toprak altındaki devasa şehirde büyük bir hareketlilik başladı. Karıncalar için kış hazırlığı sadece bir iş değil bir hayatta kalma sanatıdır. Yazın son demleri yaşanırken izci karıncalar, havada nemin değiştiğini ve toprak sıcaklığının düştüğünü fark ederler. Bu, koloninin “Lojistik Merkezi”ne giden gizli bir mesajdır.
Yuvanın derinliklerinde bir telaş başlar; ama bu kaos değil kusursuz bir plandır. Dışarıdaki işçiler için mesai artık yirmi dört saattir. Bilinenin aksine karıncalar sadece buğday toplamaz; kurumuş meyve parçaları, tohumlar ve yüksek proteinli böcek ölüleri “ambar” odalarına taşınır. Getirilen yiyecekler öylece bırakılmaz. Tohumların çimlenip yuvayı patlatmaması için karıncalar, bu tohumların uçlarını ısırarak etkisiz hâle getirirler. Nemden bozulmamaları için yiyecekleri sürekli havalandırırlar. Kış geldiğinde yüzeydeki hava buz kesecektir, bu yüzden mühendis karıncalar iş başına geçer. Yuva girişleri daraltılır, dışarıdan gelecek soğuk rüzgârları engellemek için çamur ve reçine ile tahkimat yapılır.
Karıncalar kışı geçirmek için toprağın donma seviyesinin daha altına, yani ana kraliçenin bulunduğu en sıcak odalara doğru çekilirler. Kış bastırdığında karıncalar bir araya gelerek dev bir yumak oluştururlar. Ortada kraliçe ve larvalar, dışarıda ise işçiler bulunur. Vücut hareketleriyle az miktarda ısı üretirler. Bu süreçte metabolizmalarını yavaşlatırlar; yani bir nevi “yarı uyku” hâline geçerler. Artık dışarıda kar yağarken onlar, yazın biriktirdikleriyle yeraltındaki güvenli limanlarında baharı beklemektedirler. İşte bizim karınca kolonimizin henüz yarı uyku haline geçmeden yaşadıkları son olaya bakalım. Bir bitkinin, bir aslanın ve hatta bir karıncanın gözünde acaba bizler neyiz? Tabiatın gözünde rütbeler, altın taçlar veya nasırlı eller yoktur, sadece doğaya geri dönmesi gereken maddeler vardır. Karıncalar için bir insan ölüsü bir “ünvan” değil, devasa bir kaynak ya da aşılması gereken bir engeldir.
Bir zamanlar, birbirine komşu iki büyük krallık arasında amansız bir savaş yaşanmıştı. Bir tarafta ipek pelerinli, parmakları elmas yüzüklerle dolu ulu bir kral; diğer tarafta ise ömrü boyunca o krallığın taşlarını döşemiş, üstü başı toprak içinde bir işçi vardı. Kaderin bir cilvesi olarak her ikisi de bir akşamüstü ormanın derinliklerindeki aynı ulu çınarın altında son nefeslerini verdiler. Ordu geri çekildiğinde bütün ölüler gibi onlar da geride kaldılar. Az sonra toprağın altındaki karıncalardan küçük bir keşif kolu çıktı. Bir düzine karınca, devasa birer dağ gibi önlerinde uzanan bu iki bedene doğru ilerledi. İzci karıncalar önce kralın bedenine tırmandılar. Kralın göğsündeki altın madalyonların üzerinde yürüdüler ama altının ışıltısı onların ilgisini çekmedi. Onlar için o madalyon sadece üzerine tırmanılması gereken pürüzsüz ve soğuk bir yüzeydi. Kralın binlerce insana hükmetmiş olması, karıncanın antenlerinde tek bir titreşim bile yaratmadı. Ardından işçinin yanına geçtiler. İşçinin elleri sert ve nasırlıydı. Karıncalar bu nasırların üzerinde gezinirken bir zamanlar bu ellerin balyoz tuttuğunu ya da bir saray inşa ettiğini bilmiyorlardı. Onlar için bu eller sadece bir başka dokuydu.
Karınca kolonisi için ne kralın “asil kanı” ne de işçinin “ter kokusu” bir anlam ifade ediyordu. Karıncalar her iki bedeni de aynı titizlikle incelediler. Bir karınca için:
- Kralın ipek pelerini, yuvanın girişini kapatmak için kullanılacak bir parça kumaştan fazlası değildi.
- İşçinin eski deri kemeri, sadece parçalanması gereken organik bir malzemeydi.
Karıncalar için bu iki “dev” ceset, sadece koloniyi aylarca besleyecek birer kaynaktı. Binlerce işçi karınca olay yerine geldiğinde hiçbirisi, “Bu taraftaki daha asil, önce ondan başlayalım.” demedi. Aralarındaki rütbe farkı, karıncaların çeneleri arasında yok olup gitti. Birkaç hafta içinde ulu çınarın altında sadece iki beyaz iskelet kaldı; yan yana, ayırt edilemez hâlde… Rüzgâr estiğinde, yağmur yağıp her yer çamur olduğunda ne kralın tacı kaldı ne de işçinin çekici. Geriye kalan tek şey; karınca yuvasının karnı doymuş, gelişmiş kolonisiydi.
Hikâyemizdeki kralın ve işçinin atomları, birkaç gün içinde karınca yuvasındaki binlerce küçük larvaya dönüşür. Yani bir kralın pelerini, aslında binlerce yeni işçi karıncanın vücut yapısına dönüşerek tekrar toprağın altında yürümeye başlar.
Küçük Bir Karşılaştırma
İnsan gözünden bakarsak, bir kral, güç ve otorite demekte iken bir karınca için o kral sadece yüksek proteinli bir kaynaktır. İnsanlar için, altın taç, değerli bir servet iken, bir karınca için geçilmesi gereken bir engeldir. İnsan için ölüm yas ve üzüntü iken, karıncalar için iş, temizlik ve lojistik görevdir.
Haydi! Herkes iş başına…
