Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Ekim Akıbeti 4. Bölüm

Muhammed Can BULUT
Muhammed Can BULUT

Dört gün sonra cevap geldi.
​Gönderen: Selin K.
Konu: Re: Gülümseme Pratiği
​Deniz,
O kitap senin eline nasıl geçti, hangi rüzgâr seni o kitaba götürdü inan hiç bilmiyorum. Ben o ilk baskıyı yıllar önce evimden taşınırken kaybetmiştim, bir daha da izini bulamadım. Demek bir sahaf rafında bunca yıl sessizce beklemiş…

​GulumsemePratigi hesabı Olcay’ındı. O yorumu yazdığında aynı evdeydik. Bana hiçbir şey söylemedi. Sabah uyanınca tesadüfen gördüm. Üç dakika boyunca dünyanın en mutlu insanı olduğumu sanmıştım.
​Olcay’ın hayattayken imzaladığı bazı anlaşmalar yüzünden Ahmet hakkında açık konuşamam. Ama şunu söyleyebilirim: Onu asla affetmeyeceğim. Çünkü bazı insanlar bir kitabı tamamladığını sanır Deniz. Aslında yarım bıraktıkları şey insandır.
— Selin
​Atatürk Kültür Merkezi’nin o devasa, yüksek tavanlı salonu hıncahınç doluydu. Bugün, Türk edebiyat tarihinin en büyük gizeminin, Müstehar efsanesinin ve onun son eseri Güz Sonu’nun çeyrek asırlık jübile paneli düzenleniyordu.

​Sahnede, spot ışıklarının tam altında Ahmet Selim oturuyordu. Saçları tamamen beyazlamış, üzerindeki pahalı takım elbisesiyle tam bir “edebiyat baronu” gibi mağrur duruyordu.
​”Müstehar,” diyordu Ahmet Selim, mikrofonu kullanarak salondaki akustikle oynarken. “Hiçbir zaman bir et ve kemik olarak aramızda olmadı. O bir ruhtu. Ve ben, yayınevi olarak o ruhun bu topraklarda kalması, yarım kalmaması için tüm hayatımı adadım. Güz Sonu onun bu dünyaya bıraktığı son vasiyettir.”
​Soru-cevap kısmına geçildiğinde, salonun arka sıralarından Deniz ayağa kalktı. Mikrofonu aldığında sesi sakin ama derindi.
​”Ahmet Selim Bey… Bir röportajınızda, Güz Sonu’nun son bölümlerini sizin ‘editöryal olarak tamamladığınızı’ ima etmiştiniz. Hatta metindeki o ani üslup değişimini, Müstehar’ın dilinin zamanla olgunlaşmasına bağlamıştınız.”
​Ahmet Selim küçümseyen bir gülümsemeyle, “Doğrudur genç dostum,” dedi. “Ben sadece editörlük görevimi yaptım. Edebi bir mirasın sahipsiz kalmasına göz yumamazdım.”
​”Peki,” dedi Deniz. Elini ceketinin iç cebine attı ve o beyaz kapaklı, lekeli kitabı çıkarıp havaya kaldırdı. “Elimde Ekim Akıbeti’nin ilk baskısı var. İçinde Olcay Tunç’un Selin Hanım’a yazdığı o titrek aşk ithafı duruyor. Ve her iki kitabı namuslu bir gözle okuyan herkes bilir ki; Güz Sonu’nun yarısından sonra Müstehar’ın dili olgunlaşmıyor. O odada başka biri yazmaya başlıyor. Yani siz. Dahası, Selin Hanım da şu an bu salonda, tam arkada oturuyor. Şimdi onun gözlerinin içine bakarak, o cümlenin devamını dostunuzun cesedi henüz masanın başındayken yazdığınızı itiraf edebilecek misiniz?”

​Salonda buz gibi bir sessizlik oldu. Ahmet Selim önce gülecek gibi oldu, Deniz’i tepeden tırnağa süzdü. “Bu yaşta bir çömezin sığ iddiaları için bu salonu meşgul etmeyelim,” diyerek kestirip atmaya çalıştı. “Olcay benim dostumdu, ortada bir suç varmış gibi konuşmanız…”
​”Olcay öldüğünde,” diye araya girdi Deniz, sesini daha da yükselterek, “Ekrandaki dosyanın üzerinde bir kahve lekesi vardı Ahmet Bey. Güz Sonu’nun orijinal el yazması taslaklarında, sizin bilgisayara geçtiğiniz noktadan sonra Olcay’ın alametifarikası olan o soluksuz virgüller bıçak gibi kesiliyor. Selin Hanım’ın elindeki mektuplarla karşılaştırılan o üslup analizini tüm basınla paylaşmamı ister misiniz?”
​Ahmet Selim’in önündeki su bardağına uzanan eli o kadar şiddetle titriyordu ki, camın podyuma çarpma sesi mikrofondan tüm salona yayıldı: Çın.

​Gözleri en arkada, loş ışıkta oturan Selin’e kaydı. Yirmi beş yıldır taşıdığı o devasa zırhın, eski bir sahaf rafından çıkan tek bir kitapla delindiğini gördü. Maskesini, kibirli sakinliğini yavaşça yere indirdi.
​”Vasiyet falan değil!” diye kükredi Ahmet Selim birden. Sesi mikrofonda patladı. “Vasiyet falan yoktu! Ne vasiyeti? Olcay o gece o masada geberip gittiğinde, arkasında yarım yamalak bir cümle dışında hiçbir şey bırakmamıştı! Herkesin yere göğe sığdıramadığı o Müstehar efsanesinin her bir tuğlasını, her bir kelimesini ben kendi ellerimle ördüm! O yüzden bana burada ahlak dersi vermeye kalkma!”
​Ahmet Selim ellerini masaya vurdu, içindeki yirmi beş yıllık gerçeği kusuyordu:
​”Bana Ekim Akıbeti’nden bahsediyorsun… O kitap matbaadan çıktığı gün, o kapağın üzerindeki o tekinsiz, adsız efsaneyi ben tasarladım. İnsanlar günlerce ‘Müstehar kim?’ diye birbirini yerken, o pazarlama dehasının arkasındaki asıl akıl bendim! Olcay evinde korkudan titrerken, ben sokak sokak onun adını korudum, o ismi ben büyüttüm. Gelelim o çok övdüğünüz Güz Sonu’na… Olcay öldüğünde o kitap koskoca bir hiçti! Yarım kalmış bir dosyadan ibaretti. Dostumun cesedi başucumda dururken, o klavyenin başına ben geçtim. Onun zihnine sızdım, onun ruhunu taklit ettim ve Güz Sonu’nu ben tamamladım. O kitabın o muhteşem veda edişi, o son bölümleri tamamen benim eserimdi! Ekim Akıbeti’ni var eden de, Güz Sonu’nu kusursuz bir finale ulaştıran da bendim. Müstehar bizzat bendim! Ben olmasam, Müstehar diye bir adam bu dünyada hiç yaşamamış olacaktı!”

​Deniz, mikrofonu teslim etmeden önce, salondaki herkesin zihnine çakılacak o son kelimeleri bıraktı:
​”Bazı kitapların ölme hakkı vardır, Ahmet Bey. Siz o gece bir kitabı kurtarmadınız; bir adamın huzur içinde, dürüstçe ölme hakkını elinden aldınız.”
​Deniz arkasını döndü ve salondan çıktı. Hemen arkasından Selin de ayağa kalktı.
​AKM’nin büyük çıkış kapısında, İstanbul’un o serin ve rüzgarlı ekim akşamında iki yabancı karşı karşıya geldi. Selin, Deniz’in elindeki beyaz kapaklı kitaba baktı. Güzelliğini ve hüznünü koruyan yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
​”Nesneler,” dedi Selin, sesi Boğaz’dan gelen rüzgarda dağılırken. “Gerçekten ne zaman döneceklerini biliyorlar.”

​Deniz kitabı yavaşça Selin’in o titreyen, yaşlanmış ellerine bıraktı. Emanet, yirmi beş yıllık bir gecikmeyle de olsa sahibine ulaşmıştı.
​İçerideki salonda insanlar hâlâ skandalın, Ahmet Selim’in o itiraf dolu haykırışının gürültüsüyle çalkalanıyordu. Çünkü dünya hiç değişmemişti; insanlar hâlâ romanı değil, onun dedikodusunu seviyordu.
​Ama dışarıde, Boğaz’ın loş ışıklarına bakan o iki insan biliyordu ki:
İyi edebiyat gerçeği saklamazdı. Sadece ona daha şık bir yalan söyletirdi.
​Ve Müstehar, o gece gerçekten ölmüştü. Daima dürüst kalabilmek için…
Kitap yeni baskıya Olcay Tunç adıyla çıkmıştı.. zaten olması gerektiği gibi.. Olcay ölümüyle kimlik kazanmıştı

İlgili Haberler

Türk Halk Şiirinde Metin Analizi Keşfi

okuryazarkitaplar

“Alın”Kelimesinin Etimolojisi

okuryazarkitaplar

Oyuncu ile Karakter Arasındaki İnce Hat

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...