
Dürüst, dakik, kurallı bir insan olan Nurcan denge kadınıydı. Gelgitleri sevmiyordu. En belirgin özelliği netlikti. Daima al al olan yanakları, onun duygularını ele verirdi. Beyaz teninin üzerinde sarı, kıvır kıvır saçlarını hep atkuyruğu bağlardı. Manken gibi sıfır bedeni selvi gibi uzun boyuyla oldukça şuh görünüyordu. Sürekli gülümseyen yanağındaki çukurla güzelliği katmerleniyordu.
İşiyle özel hayatını asla birbirine karıştırmayan Nurcan; kendisine şefkatle bakan, her gün eve çiçekle gelen bakışlarıyla doyasıya seven eşine o da sevgiyle karşılık veriyor, işine gösterdiği hassasiyeti eşine de gösteriyordu. Günlerini eşiyle birlikte ilk günkü aşkla geçiriyorlar, birbirlerine olan sevgileri her saniye daha da büyüyordu ve bu, onlara verilmiş hediyeydi. Mankenleri kıskandıran zayıf, atletik ve uzun boyuyla Arda ise esmer güzeli ve yakışıklı olduğu için Nurcan içten içe kıskanıyordu. Hafiften omuzlarına düşen düz saçı geniş alnına düşüyor, elmacık kemiklerinin altından başlayan kirli sakalı karısının içini gıcıklıyordu. Yuvarlak burnu ve sevecen yüzüyle çok karizmatikti. İki sevdalı gönül, geçirdikleri her saniyeyi birbirini düşünerek birlikte yaşlanmayı hayal ederek geçiriyordu. Üstün başarılarıyla işinde zirve yapan ve ceoların gözdesi olan Arda, dakikliği ve işine olan ciddiyeti ile iş yerinin de vazgeçilmeziydi. Yalan, en büyük hassasiyeti, kırmızı çizgisiydi.
Nurcan o gün yine erkenden kalkmış, “Aşkın Olayım” şarkısını söyleyerek eşinin en çok sevdiği, sarısı kayısı kıvamında olan sahanda yumurta ve pankek yapmıştı. Evliliklerinin ikinci yıl dönümüydü ve bugün çok özel olmalıydı. İçi içine sığmıyor, gözlerinin içi parlıyordu. Akşama mükellef bir sofra hazırlayacak kendi elleriyle yapacağı limonataya nane koyacaktı. Her şey zihninde hazırdı. Daha önceden aldığı gül kokulu mumlar, kuru gül yaprakları ve kalpli balonlar eksiksiz hazırdı. Her gün plan değiştiriyor, eve gelirken yeni malzemeler getiriyordu. Nihayet büyük gün gelmişti. Durumu hissettirmeden unutmuş numarası yapmalıydı. Acaba Arda ona nasıl bir sürpriz yapacaktı? Yüreği kıpır kıpırdı ve içinde kelebekler uçuşuyordu. Yerinde duramıyordu.
En yakın arkadaşı sarışın Leyla, her aşamada ona yardım etmişti. Neşeli, gezmeyi ve eğlenceyi çok seven, dedikodu hayatının bir parçası olan tipik bir genç kızdı Leyla. Organizasyon işinde ise profesyoneldi. Tüm detayları atlamadan Nurcan’a destek olan bir dosttu.
Bahar havasının enerjisi, kuşların dallarda şakıyışı, yeşilin bin bir tonunun hâkim olduğu güneşin bütün şirinliğiyle gülümsediği bu sabah saatlerinde, arka bahçeye bakan mutfak penceresinin önüne hazırlamıştı kahvaltıyı. Pembeye çalan beyaz çiçekleriyle erik ağacının dallarında kuşlar neşeyle baharı müjdeliyordu. Bahçenin büyülü görseli güne neşeyle başlamalarına vesileydi.
Pankeke krem peynir sürüp sahanda yumurta ile yemeyi çok seven Arda, daha çok çay yerine kahve ya da portakal suyu tercih ederdi. Nurcan ise onun aksine çaysız kahvaltı yapmazdı. Eşine portakal suyu sıkmış, kendisi için sallama çay yapmıştı. Sofra tamda eşinin istediği gibiydi. O gelmeden tüm hazırlıklar bitti. Arda da eşine zaman zaman böyle jestler yapardı. Bugün Nurcan erken davranarak günün anlam ve önemini vurgulamak istedi.
Eşini beklerken pencereye yaklaştı. Gökyüzü pırıl pırıldı. Kuşlara baktı. Gökyüzünde ne güzel süzülüyorlardı. Onlarla birlikte özgürce uçmak geçti içinden. Uçabilseydi seyahat edeceği ülkelerin hayali vardı gözlerinde. Mesela sabah kahvaltısına İtalya’ya gider, Pisa Kulesi’nde çay içerdi. Akşam yemeğine ise Paris’e gider, alışveriş eder, Eyfel Kulesi’nde fotoğraf çekilirdi. Daldığı hülyadan uyanırken kalbi öyle çarpıyordu ki sanki yerinden çıkacaktı. Eşinin tepkisini merak ediyordu. “Bir an önce inse bari. Yumurta soğuyacak.” dedi kendi kendine.
Fakat birden yağmur yağmaya başladı. Güneş bulutların ardına saklanmış, kuşlar pencere pervazlarına sığınmış, çimenlerin yüzü gülmüştü. Birden havanın değişmesi içini ürpertse de yağmur sesiyle yapılan kahvaltı da romantik olacaktı. “Keşke demleme çay yapsaydım. Şimdi yağmura karşı içmesi ne keyifli olurdu.” dedi.
Bahar mevsiminin doyumsuz görsel şölenine hayranlıkla baktı. Bahçenin yol kenarındaki ferforje çitlerin önündeki on bir ay gülleri, karanfil gülleri ve Isparta güllerinin arasında sere serpe uzanan menekşeler, papatyalar ve aslan ağızları, yağan yağmura coşkuyla kucak açmışlardı. Doğa yağmura hasretti. Ama neden Nurcan’ın içine bir sabırsızlık çökmüştü ki.
Nurcan o doyumsuz görseli izlerken eşinin hâlâ inmemiş olmasına anlam veremedi. Oysa çok dakik biriydi. Saate baktı, yatak odasına çıkan merdivene baktı ve “Hayatım geç kalıyoruz. Nerede kaldın?” diye seslendi. Pervaz altına saklanan kuşun camı gagalamasına tebessüm etti. Kuş ısrarla cama vurmaya devam ediyordu. Nurcan’ın yüreği kabardı. “Yumurta soğudu, nerede kaldı?” diye tekrar saate baktı.
Nurcan garip bir hisle eşini çağırmak için merdivenlere yöneldi. Hızla merdivenleri çıktı. Banyodan hâlâ su sesi geliyordu. Kapıyı vurdu, ses alamadı. Tekrar vurdu, yine ses yok. Telaşla kapıyı açtı. Arda, simsiyah bir vücutla duşun altında öylece yatıyordu. Nurcan yeri göğü inleten bir çığlık atarak “Ardaaa!” dedi ve olduğu yere çöküp kaldı.
