Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Satranç Ustası 1. Bölüm

Murat TÜZÜNTÜRK
Denir ki; satrançtaki tüm olası oyunların sayısı, evrendeki atomların sayısından daha fazladır. İşte bu derin, sınırsız olasılıklarla, sırlarla ve sürprizlerle dolu efsanevi oyuna sekiz yıldır gönül vermiş olan Mert, 20 yaşındaydı. Ailesi ile birlikte yaşıyordu. Katıldığı turnuvalar sonrasında henüz birkaç hafta evvel, önündeki basamakların ilk ve önemli adımı olan ‘satranç ustası’ unvanını almıştı. Bundan üç ay sonra ise zorlu bir uluslararası turnuvaya başlamış, ilk oyununu kendisine yakın güçte bir rakibe karşı kazanmayı başarmıştı. Şimdi ise ikinci turda son derece kuvvetli bir oyuncuyla eşleşmişti.

************

Farklı ülkelerden gelmiş birçok oyuncunun katılım gösterdiği turnuvanın ikinci tur oyunları başlamak üzereydi. Tüm oyuncular masalarındaki yerlerini almışlardı. Karşılıklı el sıkışmalarından sonra siyah taşlarla oynayan oyuncular saatlerine bastı. Böylece Mert’in kendisinden çok daha kuvvetli olan büyük ustayla olan oyunu da başlamıştı. İlk hamleyi, beyaz taşlarla oynayan Mert yaptı. İlk altı hamle karşılıklı olarak hızlıca oynandı. Teorik bir açılıştı ve her iki oyuncu da bu hamleleri ezbere biliyorlardı. Mert gözlerini kapatmış, oynayacağı varyantın devamını düşünüyordu. Hamle sırası rakipteydi. Rakibi çabucak hamlesini yaptı, saate bastı ve hamlesini kâğıda yazdığı sırada Mert birdenbire uğultu şeklinde konuşmalar duymaya başladı. Sesler derinden geliyordu. Sanki turnuva salonunun uzak bir köşesinde kalabalık bir tartışma yaşanıyordu. Gözlerini açıp etrafı dikkatli biçimde taradı ama salonda çıt çıkmıyor; rakibi, seyirciler ve hakemler son derece sessiz biçimde yerlerinde duruyorlardı. Bu durumdan hiçbir şey anlamamıştı. Nereden geldiği belli olmayan sesler şimdi biraz daha netleşmiş biçimde hâlâ devam ediyor, bir satranç oyununu tartışıyordu: “Atın f3’ten e5’e gelmesi lazım. Rakip büyük bir olasılıkla rok atacak. Şu an en iyi devam yolu bu” “Hayır, h3 daha iyi. Teoride en çok oynanan hamle değil ama bu varyant daha avantajlı” gibi konuşmalar duyuyordu. Bir oyunun açılış safhasıyla alakalı olan bu konuşmalara pek de anlam veremeden rakibin ne oynadığını görmek için bakışlarını tekrar satranç tahtasına yönelttiğinde gözlerine inanamadı: Kendi satranç taşları, bulundukları karelerin üzerinde birbirlerine bakarak, el ve kollarını da kullanarak aralarında hararetli bir biçimde tartışıyorlardı. “Ne?” Bir anda irkildi, sandalyesinden sıçrar gibi oldu. “Hayal mi görüyorum? Bu da ne böyle?” sözleri döküldü dudaklarından belli belirsiz. Şok olmuş bakışlarla tahtayı izlemeye devam etti. Satranç taşları oldukları yerde, bulundukları karenin dışına çıkmadan, sanki üç boyutlu bir animasyon gibi kendi aralarında konuşuyorlardı. Ağızları, gözleri ve evet; elleri ve kolları da vardı. Atlar arka iki ayağının üzerinde şaha kalkmış vaziyette duruyordu. Onların eli kolu yoktu ama kuyrukları vardı. Bıcır bıcır hareket halindeydiler ve duyduğu tüm bu konuşmalar kendi satranç taşlarından geliyordu. Şu an oynamakta olduğu oyunu tartışıyorlardı. Birden vezir yüksek bir sesle “Tamam. Çok dallanıp budaklandı bu iş. Artık karar vakti. Ben de h3 öneriyorum. En iyi hamle bu.” dediğinde Mert sandalyesinden hızla kalktı ve yüzünü yıkayıp biraz hava almak üzere çabuk adımlarla masadan uzaklaştı. Masadan uzaklaştıkça konuşma sesleri de gitgide azalmaya başlamış ve birkaç adım sonra tamamen kaybolmuştu. “Tanrım bu da nedir böyle… Maç stresinden herhalde… Halüsinasyon olsa gerek. Biraz hava alayım.” diye geçirdi içinden. Bir yandan da siniri bozulduğu için kendi kendine hafifçe gülmeye başlamıştı. Aslında kendini hâlâ çok sakin hissediyordu fakat bu duruma hiçbir anlam verememişti. Satranç oyunları esnasında oyuncular masadan sık sık kalkabilirler. Kendi kendilerine ilginç mimikler de yapabilir ve rakibi rahatsız etmeden belli belirsiz kendi kendilerine mırıldanmaları da bir yere kadar hoş görülebilir. Dolayısıyla tüm bunlar aslında normal hareketlerdi ve ne rakibi ne de oyun salonundaki hiç kimse Mert’te bir tuhaflık sezmemişti. Kendini tuvalete attığında kahkahalarla gülmeye başladı. “Bu ne saçma bir şey. Tamam, rakip kuvvetli bir büyük usta ama sakin sakin oyunuma devam etmeliyim.” diye kendi kendine konuşurken bir yandan yüzünü yıkıyordu. Aslına bakılacak olursa son derece sakindi ve büyük ustadan da çekinmiyordu doğrusu… Hayal görmesi için de görünürde hiçbir sebep yoktu. Öyleyse neler oluyordu? Böyle bir şey gerçek olabilir miydi? “Yok artık daha neler.” dedi kendi kendine.

Balkona çıkıp biraz da hava aldıktan sonra tekrar oyuna dönmek üzere salona doğru hareketlendi. Derin bir nefes alıp masasına adım adım yaklaşmaya başladı. Ortalık sessizdi. Turnuva salonundaki saatlerin hafif tik tak sesleri ve oyuncular ile izleyicilerden ara sıra gelen öksürükler dışında çıt çıkmıyordu. Masaya vardı. Satranç tahtasına bakmadan, adeta gözlerini kaçırarak iskemlesini çekti ve oturdu. Tahtada herhangi bir hareket yok gibiydi. Rakibiyle bir an için göz göze geldikten sonra bakışlarını yavaşça tahtaya kaydırdı. Tüm taşların durağan olduğu tahtada tam o anda sadece vezir ona doğru bir bakış atıp “Evet, hamlemiz h3.” diye tekrarlayınca Mert istemsizce hafif hafif gülmeye başladı. O an vezire dokunmak istedi. Fakat satranç kuralları gereği dokunduğunuz taşı oynamak zorunluluğu vardır. Bu sebeple elini süremedi. Bu son cümleden sonra vezir de durağan hale gelmişti. Tahta tamamen normale dönmüştü. Rakibi de Mert’in hafif hafif güldüğünü göz ucuyla görmüş ama bunu normal karşılamıştı. Böyle şeyler olurdu. Mert konumu iyice inceledi. O varyantta h3 hamlesi vardı fakat ilk tercih değildi. Bunu biliyordu. Bu tuhaf durumda kafası karışmış vaziyette içinden “Pekâlâ, oynayalım bakalım” diyerek hamlesini yaptı: h3. Saate basıp hamleyi kâğıda yazdı. Karşısındaki büyük usta düşünürken Mert de taşların yerli yerinde hareketsiz olduklarını gördüğünde, sanki her şey normalmiş gibi düşünmeye devam etti. 3-4 dakika sonra rakibin hamlesi geldi. İşte tam o anda yine beyaz taşlar hareketlenmeye ve aralarında tartışmaya başladı. Rakip taşlar olduğu gibi duruyorken kendi taşları hummalı bir fikir alışverişi halindeydi. “Bu nasıl bir iş… Acaba bunları benden başka birisi görüp duyuyor mu?” Büyük bir merak içindeydi. Rakibi su şişesinden gayet olağan bir biçimde suyunu içiyor, diğer masalardaki oyuncular da kendi oyunlarına gömülmüş vaziyette düşünüyorlardı. Hakemler sessizce gezinmekteydi ve hatta bir tanesi masanın yanından oyuna şöyle bir bakarak geçti gitti. O an satranç tahtasının üzerindeki münakaşanın ve hareketlerin hiç kimse farkında değildi. Bunları sadece Mert görüp duyuyordu. Hiç kimseye de soracak hali yoktu elbette. Uğultu biçimindeki tartışmalar, Mert etrafa bakınırken bir sonuca varmış gibiydi. Vezir yine taşların sözcüsü olarak “Tamam. Şimdi atı e5’e oynayacağız.” dedi yüksekçe bir sesle… Bu sefer Mert’e bakmamıştı. Yine bütün taşlar hareketsizleşti. Ona, yapması gereken hamleyi yine vezir deklare etmişti.

Mert, rakibin hamlesinden itibaren bu tuhaf durumdan dolayı oyundan biraz kopmuştu. Şimdi konuma bakıp düşünmeye başladı. Az sonra “Ben olsam burada rok atarım. At e5 de iyi görünüyor. Pekâlâ, seni mi kıracağım sevgili vezir” diye içinden geçirip, bu sürreel ortamı kabul etmiş bir şekilde hamlesini yaptı: At e5. Oyun o ana kadar tamamen teorik devam ediyordu. Derken rakip, daha önce Mert’in hiç incelemediği bir hamle oynadı. Bu hamle bir yenilik olmalıydı. Büyük usta evde hazırladığı bu hamleyi, zayıf gördüğü rakibine karşı hemen oynamıştı. Aslında büyük usta oyundan biraz sıkılıyor havalarındaydı ve çabucak bitirmek istiyor gibiydi. Ne de olsa güçlü oyuncularla oynamaya alışıktı ve rakibi ondan yaklaşık 400 puan daha düşüktü ki bu fark gerçekten büyüktü. Kafasında bu maç kesin bir kazançtı. İçinden “Bir an önce bitse de gitsek” diye geçiriyordu.

İlgili Haberler

İnsan ve İnanç

okuryazarkitaplar

“Burç” Kelimesinin Etimolojisi

okuryazarkitaplar

Yolculuk

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...