Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Sırılsıklam Aşk

Nilüfer Sedef

Evimin sokağındaki kırık dökük parke taşlarına takılmamak için dikkatle yürürken yağmur hızlandı ve beni baştan aşağı sırılsıklam etti. Tıpkı aşk gibi… Apartmanın merdivenlerini ağır adımlarla çıkıp dairenin kapısından usulca süzüldüm içeri. Gün geceye dönmüştü artık. Doğduğum ev, hayatın başladığı karanlık bir yuva gibi beni içine almış, yeniden doğurmaya hazır bekliyordu. Duvarlar, bir zamanlar yaşanan baharların renklerini taşıyordu ama artık solgunlardı. Pembe kalmış birkaç noktaya sigaramın dumanını üflüyordum; onları da diğerleriyle aynı hale getirmek ister gibi.
Bu evle tamamen tezattı Engin’le yaşadığımız ev: aydınlık, temiz, her daim düzenli. Gözleri, adı gibi engindi; ucu bucağı görünmeyen deniz maviliğinde… Ama derinlik yoktu. Geldiği kaynağı inkâr eden, yüzeyde gezinen bir ışık vardı gözlerinde. Işığı sadece kendine kadardı. Ben karanlık tünellerden tek başıma geçerken ne kadar yalnız ve ıssız olduğumu görmedi. Ona göre özgürdüm. Oysa ben sessiz cümlelerle boğulmuş, içimde çığlık çığlığa susan kuşların çırpınışlarıyla doluydum. Bir gün güneşi görebilmek için karları yarıp çıkan kardelen gibi bitivereceğimi ben bile tahmin etmiyordum. Üzerimdeki karlar erimesin diye ne çok uğraşmıştım oysa.

Sigaramdan bir nefes daha çektim. İçimde yapboz gibi duran boşluğa usulca bir parça daha oturdu o an. Acı kahve yaptım kendime; duygularıma dokunsun, acılarımı hafifletsin diye. Kahve boğazımdan geçip midemdeki kelebeklerle buluşurken gözlerimden acı kahve tadında yaşlar süzüldü.

“Ah Nazım…” diye mırıldandım. Bir bakışıyla, bir gülüşüyle ve burnumda yankılanan o kokusuyla… Engin’den çok farklıydı. Derin sandığım her şeyin aslında ne kadar yüzeyde kaldığını bana fark ettiren adam.
Bana resmin inceliklerini anlatırdı. Bense tarif edemediğim kokusunu içime çekerken “Bu kokuyu tuvale nasıl aktarabilirim?” diye düşünür dururdum. Yaptığım resimlerde hep o vardı. Birinde karanlıklardan çıkan bir el kuru bir dalı yeşillendiriyordu, diğerinde kadın siluetini çepeçevre saran bir rüzgâr vardı. Bir diğerinde Galata’da el ele yürüyen bir kadınla bir adam… Ama bir resim vardı ki onu hatırladıkça hep aynı kare gözümün önüne geliyor: çocuğuyla beraber bir kadın… Kadının gözlerinde mıhlanmış bir aşk.

Duygularımı bastırmaya çalışarak sigaramdan arka arkaya derin nefesler çekerken, mail kutumdan bir ses geldi. Tüm hücrelerim tekrar harekete geçti, bu kez telaşla.

Ah Nazım…
“Hayatın sert ve keskin dalgalarında boğuşurken kendini bir istiridyenin içinde koruyan, içeri giren kumları zarafetle inciye dönüştüren kadın… “Seni bir kere öpsem, cehenneme gitmeye razıyım. Oradakilere ‘Cenneti ben dünyada yaşadım,’ diye anlatırım,” yazmışsın.

Parmaklarım harflere dokunmaya başladığında, her kelimeyle Nazım’dan Nazım’a sığınıyordum:

“Bakmaya bile cesaret edemediğim, gecenin rengini taşıyan kor dudaklarının bir dokunuşuyla seni başka bir âlemde bulup her zerrem aşkının ilahi tutkusuyla yanarken cehennemde olmak umurumda olmaz. Çünkü dudaklarımda bıraktığın can suyunla beni yüzyıllar boyu cennetlerinde yaşatabilirsin… Ama olmaz, sevgili. Olmaz.”

Ankaralı olmanın ortak paydasında buluşurduk seninle. Zift gibi koyu kahveleri yudumladığımız, tabureleri gıcırdayan, duvarları nem kokan o küçük kafede… Sen anlatırdın, ben dinlerdim. Yüzündeki her çizgiyi, İstanbul’da yaşayıp da hâlâ evcilleştirilememiş bir kısrak gibi taşıdığın yabaniliği izlerdim. Bense evcilleşmiş ama sonra terk edilmiş bir yılkı atı gibiydim; bilinmeyen diyarlara salıverilmiş… Aynı yabanlıkta bulduk birbirimizi. Herkesin var olduğu ama kimsenin gerçekten bulunmadığı o uçsuz bucaksız yeşilliklerde… Yıkıntıların arasında hayatta kalmaya çalışan bir kumru gibi sana bakarken “Bir kahve daha içelim mi?” diye sorup garsona işaret ederdin, şifasını dokunmadan bildiğim ellerinle… Ben, o elleri yanaklarımda tutup gözlerinin bekçiliğinde kalmak; tüm anları, tüm mekânları silip yalnızca o ânı tüm ömrüme yaymak isterdim… Ama olmaz. Ne senin merhametin ne de benim kırık bir yapbozun eksik parçası gibi bir türlü yerine oturtamadığım, oturtmaya çalıştıkça daha da kırılan, acıyla sarmalanmış yüreğim dayanır. Hayatım öznesi “hasret” olan bir kör kuyuya dönüşecek olsa da, bu serencamı yaşamaya gönüllüyüm sevgili… Ama tek başıma.
“Hoşça kal, başka bir zamanda, başka bir boyutta kavuşmak üzere.” diye bitirdim mesajı. Gönderip göndermemek arasında gidip gelirken aklım, kalbim, mantığım savaş hâlindeydi adeta.
Tekrar bir mesaj geldi ondan:
“İnci’m…
Seni, kimsenin bilmediği, bilse de anlayamayacağı bir yerden tanıyorum. Şu an elinde telefon, bir yanın gitmek isterken diğer yanın kök salmış gibi beklediğini hissediyorum. Aynı sancıyı ben de taşıyorum içimde. Ama aşk, öyle bir yangın ki… İnsan kendinden çok sevdiğini düşünüyor.

Biz seninle aşkın yağmurunda iliklerimize kadar ıslandık; sırılsıklam olduk. Şimdi o yağmur, karanlık bir fırtınaya evriliyor. Biliyorum, bu fırtına senin narin yüreğini darmadağın edecek. Buna razı olamam.
Seni… Yaşattığın, hâlâ içimde yankılanan o tarifsiz duyguları… Kalbimin en mahrem köşesine saklayarak gidiyorum hayatından.
Sonsuz aşkımla,
Elveda.” diye bitirmiş satırlarını Nazım. Adı gibi, hayatımı derleyip düzenleyip gitmiş, veda edip.

Anılarımda iki adam vardı artık; biri sevdiğini söyleyip örseleyen Engin, diğeri aşkın en fütursuz halinde bile koruyup kollayan Nazım.
Gün sabaha dönmüştü. Koltuğa kıvrılıp uzandım, beni içine alan ve tekrar doğurmayı bekleyen eve kendimi bırakarak.

İlgili Haberler

Türk Edebiyatında Şiir ve Musiki İlişkisi

okuryazarkitaplar

Demian — Hermann Hesse

Selahaddin ve Marangoz

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...