Eskiler: “Cem’i zıddeyn muhaldir.” derler ve bu sözle zıtların bir araya gelmelerinin mümkün olmadığını ifade ederler. Zira zıtlar ya hiç bir araya gelmezler ya da zorunlu birlikteliklerinden kaos, infial, infirak ve infilak gibi dehşetengiz olaylar meydana gelir. Ateş ile barut, gece ile gündüz, güzel ile çirkin, karanlık ile ışık, hareket ile sükûnet, sıcak ile soğuk, açlık ile tokluk, yeis ile ümit… gibi. Ancak zıtların birleşiminin muhalliğine ve aralarındaki tezat ile şiddetli savaşıma rağmen birbiriyle çelişen ters yönlü olay ve olguların esrarengiz bir uyum ve ahenk içinde ortak bir noktada birbirlerine kavuşmak üzere birbirlerini nefy etmedikleri de nadir de olsa bir vakıadır. Bunlar birbiriyle çelişen ters yönlü iki harekettirler ama hareketleri aynı noktada biter. Onları aynı noktaya meylettiren gaybî bir el söz konusudur ki bu, ilahî takdirin ta kendisidir. İşte bu hakikati en net gördüğümüz hadiselerden biri de kıssaların en güzeli olan Yusuf kıssasıdır.
Söz gelimi güzellik övülen ve arzu edilen bir haslettir. Güzel olma arzusu ve güzelliğe olan eğilim de fıtri bir eğilimdir. Ama nedense güzelliği hep Yusuf’un başına belâ olmuştur. Güzelliği kardeşlerinin kıskançlığını artırmış, tacirlerin iştahını kabartmış ve Züleyha’nın şehvetini galeyana getirmiştir. Buna mukabil bilmek ve bilinç, cehaletin lügatinde suç sayıldığından korkulan ve uzak durulan bir haslet olarak telakki edilmiştir. Çünkü bilmek mesuliyet demektir, vazife demektir. Güzelliği başına bela olan Yusuf’un ilmi onu kurtarmıştır her daim. Onu zindandan çıkaran da kuyudan kurtaran da Mısır’a aziz kılan da aklı ve bilgisi olmuştur ki bu ikisinin birleşimi de imandan öte bir şey değildir.
Görmüş olduğu rüyalar Yusuf’un başına belâ olmuştur hep. Tıpkı bülbülün güzel sesinin daima başına belâlar açması gibi. Yusuf’un (a.s.) gördüğü ilk rüya, babası Yakup peygambere anlattığı rüyadır. Bu rüyasında Hz. Yusuf; ay, güneş ve on bir yıldızın kendisine secde ettiğini görür. Bu rüya aslında Yusuf’un çilelerinin bir bakıma başlangıcıdır. Zira kardeşlerin Yusuf’a karşı olan kıskançlık ve düşmanlıkları, bu rüya ile zirveye çıkmış ardından kardeşler Yusuf’u ortadan kaldırmak için türlü hile ve desiseye müracaat etmişlerdir. Kendi görmüş olduğu rüya Yusuf’un başına zahirde bela getirmiş olsa da başkalarının görmüş olduğu rüyalar Yusuf için vesile-i necat olmuştur. Zindan arkadaşlarının görmüş oldukları rüyaları doğru bir şekilde tabir eden Yusuf nihayetinde iyi bir rüya yorumcusu olarak nam salmıştır. Kralın görmüş olduğu rüya ise Mısır’ın meşhur rüya yorumcuları ve kâhinlerini acze düşürmüş; Yusuf’u zindandan Mısır yönetimine ulaştırmıştır.
Yusuf’un kardeşlerinden olan üstünlüğü, onu kuyuya gönderiyor ve köle yapıyor. Kölelik ise sultanlığı netice veriyor. Başkalarının Yusuf’a besledikleri sevgi, Yusuf için her zaman mihnet ve sıkıntı demek, ayrılık demek. Babası evladını çok sevdi. Bu sevgiden hicran vaki oldu ve ayrılık gelip çattı. Züleyha Yusuf’u sevdiği vakit ise zindanlar Yusuf’a mesken oldu. Ne zaman ki Yusuf’u sevenler mutlak manada Yusuf’un Rabbine yöneldi, o vakit kurtuluş hem kendileri hem de Yusuf için tayin edildi. Öte taraftan Yusuf’a olan tüm düşmanlıklar onun için bir rahmet olmuş ve ona zarar vermek isteyenlerin teşebbüsleri yüce Allah tarafından akamete uğratılmış ve sonuçsuz bırakılmıştır.
Yusuf, Züleyha’nın sarayında iken rahat hareket edemiyordu. Sarayda zahirde hürdü ama hakikatte kadınlar hile ve tuzaklarıyla onu kötü emellerine esir etme niyeti taşıyorlardı. Yusuf, zindana düşüp zahirde mahkûm olunca gerçek manada hür olmuş ve özgürlüğün tadına varmıştı. Zira zindanda kelepçe sadece ellerine vurulabilirdi. Özgür düşünce ve hür bir vicdan asla hapsedilemez, engellenemezdi. Hem Yusuf saraydaki seçkin konumuna rağmen davet vazifesini rahatça ifa edememekten dert yanıyordu. Görünürde zindan tebliğ için uygun bir yer değildi ama Yusuf peygamber orayı bir medreseye çevirdi ve ileride Mısır’ı birlikte yönetecekleri çekirdek kadronun temellerini attı.
Ve Yakup (a.s.), atası İbrahim gibi İsmail’ini kurban etmekte gecikince Yusuf onunla Rabbi arasında bir perde oldu. Aslında Yakup’un gözlerinden giden ışığın müsebbibi de bu perde idi. Bu perdedendir ki Yakup nebi, gözünün önünde Kenan’da bir kuyuda varlığını hissedemeyip kokusunu alamadığı Yusuf’unun kokusunu ötelerden ta Mısır’dan almış ve gözlerine kavuşmuştur. Aslında perdeyi aradan kaldırmayı başarabilmiştir.
Kıssanın merkezinde yer alan ve tezat arz eden olay örgülerinden biri de aşktır. Aşk ise vuslatta hicranı, hicranda vuslatı yaşayabilmeyi göze almak demektir. Yani aşkın kendisi bizatihi tezat arz eden bir durumdur. Kuşkusuz kıssa neredeyse baştan sona beşerî aşk ile ilahî aşkın mücadelesine sahne olmuştur. Beşerî aşkın temsilcisi olan ve baktığı her şeyde Yusuf’u gören Züleyha ile kâinattaki her bir zerrenin yüce Allah’ın Hallak isminin bir tecellisi olduğunu bilip mutlak güzele yönelen Yusuf arasında uzun soluklu bir mücadele yaşanmıştır. “Züleyha suçlu bir âşık, Yusuf ise suçsuz bir maşuk.” Ama neticede aşk-ı mecazi, aşk ilahiye’ye boyun eğmiş ve teslim-i silah etmiştir. Yani beşerî aşk, ilahî aşka inkılâb etmiş ve bu zıtlar, bir noktada cem olup birbirlerine kavuşmuşlardır.
İşte, Yusuf kıssasında da olduğu gibi bazen birbirine zıtlık arz eden durumlar kendilerine farklı bir rota belirleyip yol alırlar. Birbirlerinden uzaklaştıkça uzaklaşırlar. Tam bunlar bir daha asla bir araya gelemezler derken bir de bakmışız ki hikmet kokan bir tecelli onların kaderini bir noktada kesiştirmiş. Bu zıtlar artık kendi varlıklarından soyutlanmış bir vaziyette başka bir cazibenin etkisine kapılmışlardır. Zıtları cem eden bu kuvve, zerreden kürreye her bir varlık yed’i kudretinin eseri olan ve tüm mahlûkata hükmeden âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. O bir’dir. Bir’den gelinip bir’e rücu edilir. Zira her şey o bir ile var olmuş ve yine o bir’in emriyle yok olacaktır. Zıtlar da aslında onda cem olmuş hatta onda eriyip onda yok olmuştur. Çünkü iki zıddı bir arada tutan hem varı hem yoğu bir arada tutan mutlak kudret sahibi yüce Allah’tır.
Kenanlı bir çoban olup dünyevî manada hiçbir makamın sahibi olmayan Yakup aleyhisselamın oğlu olan Yusuf peygamber ile Mısır azizinin eşi olan Züleyha’nın serüveni de bu kabildendir. Ve kıssa evvelinden ahirine bir tezatlar yumağıdır âdeta. Vuslat ve hicran, suç ve masumiyet, güzellik ve çirkinlik, sevgi ve kin, esaret ve özgürlük, hayal ve gerçek, uhuvvet ve adavet… kıssada iç içe geçmiş ve tüm bu zıtlar birbirlerinde eriyip cem olmuştur.
İşte ey aziz! Hayat ne garip cilvelerle örülü bir yolculuktur. İnsanın dûçâr olduğu belâ ve musibetler Yusuf’un (a.s.) düştüğü kuyuya benzer. Kardeşlerinin kıskançlıkları yüzünden kuyuya (bir nevi zindana) attıkları Yusuf (a.s.), o kuyudan kurtulmuş ama bu kez daha derin bir kuyu olan zindana düşmüş ve daha uzun bir süre kalmıştır. Yani kuyudan zindana düşmek için kurtulmuştur. Zindana ise şehvet zindanına düşmemek için girmiştir. Zindanda esirdir ama bu esaret nefse ve şehvete esir olmamak içindir. Ve bil ki kuyu aslında bir sembol olup insanın kaderini ifade eder. Bundan dolayı kuyuya yani sıkıntı ve musibete uğradım diye üzülme, gamlanma, tasalanma. Yusuf’un kaderini tayin eden kuyu senin kaderini de tayin edebilir. Nitekim hakkın eri Yusuf’u (as) hatırla ki saraya ve sultanlığa (huzur ve refaha) giden yolu kuyudan geçmişti. Unutma ki kuyuyu yaratan da kulu kuyuya düşüren de ve kuyuda bile olsa kulunun duasını işitip duaya icabet eden de âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Ve şu hakikati tüm zerrelerine duyur ki, izzet zilleti ve zillet dahi izzeti netice verebilir. Bundan dolayıdır ki arifler arifi Şeyh Galip:
“Her zilletin elbette bir izzet var içinde
Seyret çeh-i Ken’ân’ı ne devlet var içinde” buyurmuştur.
İlahi! Hakikati idrak edip sana kavuşmamıza engel teşkil eden tezatlarımızı ıslah eyle. Bizi mânâ âleminden uzaklaştıran her bir tezadımızı (hata, günah ve isyan kokan fiillerimizi) tuzun suda çözündüğü gibi çöz. Âmin ya Rabbel âlemin.

