Yazar Ümmügülsüm Hasyıldırım
Anılarda mı kaldım, anılara mı hasretim? Geçen zamana değil sitemim. Geçen zamanın değerini koruyamayıp şu ana taşıyamamaya. Bu günlerde burun sızım daha bir sancılı.
Ağaç yaş iken eğilirmiş. Çünkü taze fidanlar boyun eğer sanatçıya. İstediğin gibi eğer bükersin kırılmaz. Elimizdeki hamur gibi. Kurumadan şekil vermek gerekir ki istediğimiz sonucu alabilelim.
Ana baba okulları vardı eskiden. Eğitimlerde Pediatrisiler “Çocuklarınıza vermek istediğiniz şeyleri, uyurken kulağına fısıldayarak veya her gün tekrarlayarak verin.” derlerdi.
Eskiden doğruluğu, dürüstlüğü, çalışkan olmayı, yurdunu ve milletini kendinden bile fazla sevmek gerektiğini, küçücük beyinlere her gün tekrarlarla empoze ediliyor, her sabah kulağına fısıldar gibi söyletiliyordu.
Küçüklerini sevmeyi, büyüklerini saymayı, vatan konusunda kuralcı olmayı ve hedeflerinin olması gerektiğini tekrar tekrar bilinçaltına işleniyordu. Yaşamanın bir anlamı, hayatın bir değeri vardı.
Her sabah bize doğruluğu ve dürüstlüğü öğretirken daima yükselmenin tavsiye edilmesi; bir hedefimiz olması ve bu hedefe doğru durmadan yürümemiz gerektiğinin vurgulanması, acaba “İki günü aynı olan zarardadır.” hadis-i şerifini mi destekliyordu? Bu hadis-i şerif, yediden yetmiş yediye, herkesin durmadan ileriye gitmesi gerektiği bilincini anlatmıyor mu?
Anneler, babalar, öğretmenler el ele verme zamanı değil mi şimdi. Özümüzden daha fazla kopmadan, bir adım daha yukarıya çıkmak için, çocuklarımızı, etrafımızı hatta kendimizi sarsma zamanı.
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk yüzyıl önce çocuklara her sabah tekrarlatarak bilinçaltına aşılamamızı ve bu bilincin çocuklarımızın geleceğine ışık olmasını istememiş miydi?
Gönülden haykırmak, ölüm uykusundan insanlığı sarsarak uyandırmak istiyor yüreğim. Bir yanda katliam, bir yanda özünden koparılarak katliam gibi bir neslin yetişiyor olması hezimet değil mi? Yeryüzü ile gökyüzü arasında kendimi sıkışmış gibi hissediyordum.
Bir zamanlar köylü milletin efendisiydi. Şimdi kölesi bile olamıyor. Oysa biz Cumhuriyeti hak, adalet, özgünlük, özgürlük ve kendini ifade edebilme yöntemi olarak biliyoruz. Öylede. Biz nerede hata yaptık. Saygıdan, sevgiden, anlayıştan uzak nesiller hangi ara türedi? Cinayetler, birbirinden kaçmalar, çıkar ilişkileri hangi ara ayyuka çıktı.
Birbirimizden kaçtığımızdan öte, kendimizden kaçar olduk. Vatan millet aşkı hatıralarda mı şimdi? Bugün savaş çıksa cephede bir Ulubatlı Hasan’a, bir Seyit Onbaşı’ya, bir Ömer Muhtara rastlar mıyız? Elif’in kağnısı cephaneyle yola düzülür mü yeniden? Şerife bacılar, Kara Fatmalar, Nene Hatunlar türer mi mesela? On beşindeki yavrular ölüm pahasına cepheye koşar mı dersiniz? Hey on beşli on beşli türküleri kulakları çınlatır mı?
Yer demir, gök bakır bu aralar. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu ve halkın kendi kendini idare etmesinin yüz ikinci yılını kutlarken içtiğimiz antların hakkını verebildik mi demek geliyor içimden.
Bu yıl, Cumhuriyetin yüz ikinci yılını coşkuyla kutlarken göğsümüzü gere gere, “Doğruyum, çalışkanım, küçüklerimi korudum, büyüklerimi saydım, yurdumu, milletimi özümden çok sevdim. Doğru bildiğimiz yolda, yılmadan gösterdiğin hedefe koştum. Vatanımın, milletimin özgürlüğüne sahip çıktım. Hak ve adalette gösterdiğin yoldan sapmadım. Bana armağan ettiğin Cumhuriyeti hakkıyla bugünlere taşıdım.” diyebiliyor muyuz?
“Cumhuriyetimiz kutlu olsun” derken ne kadar samimiyiz. Coşkuyla kutladığımız, çoluk çocuk, yaşlı, genç tüm halkın bayram yerlerine koştuğu, şiirlerin, tiyatroların, halk oyunlarıyla coştuğumuz, fener alaylarının geceyi aydınlattığı o günler sahi hani nerede şimdi?
Yer gök bayraktı. Sevgiye, bağlılığa, özgürlüğe, adalete, hedefe temsildi. Geçiş törenleri saygının zeminiydi. Yürekler heyecandan kıpır kıpır olurdu. Hani nerede o coşkulu bayramlar, neredeler?
Özlemim, hayalim, geleceğim, beklediğim Cumhuriyetin yüz ikinci yılı kutlu olsun. Hakkıyla olsun.

