Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

 Yemin: Nezehat’ın İlk Uçuşu

Perihan Koçyiğit

Güneşin o yıl yeniden doğuşu, benim için basit bir mevsim dönüşünden öte, bir çağın fısıltısıydı: Cumhuriyetin yeni devri. Savaşın izleri yeni yeni sarılırken, milletimiz yoksul ama onurlu bir zenginlik içinde, bin yıllık çınar gibi yeniden ayağa kalkıyordu. Ayakta yırtık, başımızda yemeni olabilirdi; ama vatanımız düşmanın elinden kurtulmuştu. O günlerde Türk’ün tarihi yeniden yazılıyordu. Babasız büyünür, ancak vatansız yaşanmazdı.

Bizi büyüten dedelerimiz, ninelerimiz, öğretmenlerimiz… Bu toprakların binlerce nesli daha, bayrağımız ve ezanımızla ilelebet yaşayacaktı. Vatan, atalarımızın kanıyla canıyla bize emanet ettiği kutsal bir bütündü. Biz, o emaneti sadece topla, tüfekle değil; teknolojiyle, bilimle ve akılla sürdürecektik.

Ben, bu büyük değişimin eşiğinde, hayallerini utangaç bakışlarının ardına gizleyen ilkokul beşinci sınıf bir kız çocuğuydum. Adım Nezahat’tı.

O yıl, köyümüze ve çevre illere ilk defa elektrik geldi. Okula bağlanan o hayat değiştiren akım, geceyi yırtan sokak lambalarını yaktı. Evimize tesisat döşemek meşakkatli bir işti; ampulün ne olduğunu, televizyonun o büyülü kutusunu henüz bilmiyorduk. Efsaneleşmiş Bitibey, Kalederesi’nde tahta kasalı radyosundan “Hey On Beşli On Beşli” ve “Niksar’ın Fidanları” gibi o dönemin meşhur ezgilerini dinletirdi. O dağların yankısı, o yılların sesiydi; yoksulluğun ve umudun aynı anda yankılandığı o masum çağın türküsü.

Ve takvimler, Nezahat’ın hayatını değiştirecek o güne, 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’na geldi çattı. Köyümüzde ilk kez böylesine büyük bir tören düzenleniyordu. Hem folklor hem de şiir ekibine katılmıştım. Sıra bana geldiğinde, kalbim göğüs kafesime sığmıyor, sanki bir kuş gibi çırpınıyordu. İlk defa elime bir mikrofon alacak, tam on iki kıtalık bir şiir okuyacaktım: “23 Nisan Milli Egemenlik Türk Milletinindir.”

Tok bir sesle, herkes duysun istedim. Sesimin kilometrelerce öteye ulaştığını fark etmeden, alabildiğine gür bir tonda şiiri bitirdim. Büyük bir alkış koptu. Tam o sırada, şiirimi beğenip “Bu hangi okul mezunu?” diye soran bir astsubay, koca topluluğun içinden kalkıp yanıma geldi ve beni tebrik etti.

“Atam, sizin gibi gençlerle gurur duyuyor,” dedi.

Bayrağımıza bakarak selam verdi. Öğretmenim mikrofonu uzatınca, göklerde dalgalanan bayrağa gözlerimi dikerek, o an kutsal yemini ettim:

“Atam, açtığın yolda, kurduğun ülkede, bu hedefe doğru yürüyeceğime ant içerim. Ben de vatanıma, milletime, ezanıma, bayrağıma bağlı kalarak bu vatan için hayırlı bir evlat olacağım. Bize verdiğin bu kutsal emanete sahip çıkacağım.”

Hemen ardından karne törenine geçildi. Öğretmenimiz, o hem sert hem de şefkatli baba figürü, üzerimizde büyük bir etkiye sahipti. Kışın ayakları ıslak olanları sobanın başına alır, ayaklarını kuruturdu. Bir keresinde, nezle akıntım dudağıma inmiş, utançla donakalmıştım. Usulca yaklaşıp, cebinden çıkardığı mendilini uzatmıştı. Onun o baba şefkatiyle karışık davranışı, hafızamın en masum köşesinde, bir merhamet dersi olarak durur. Hayatı, okumayı, vatanı sevdiren bu kıymetli öğretmenlere her zaman minnettarız. Aileden sonra insanı büyütüp topluma kazandıran, üzerimizdeki hakkı ana babamız kadar büyük olan, öğretmendir.

O yaz, evimize bağlanan elektriğin ve abimin gurbetten getirdiği siyah-beyaz televizyonun büyüsüne kapılmıştık. Tek kanal TRT 1’di. Akşamları komşular toplanır, babamın söylenmelerine rağmen sesi sonuna kadar açıp Bizimkiler dizisini izlerdik.

Yaz bitti, yeni bir eğitim yılı başladı. Zihnim sürekli o 23 Nisan gününe, astsubayın gözlerindeki gurura dönüyordu. “Atam, sizin gibi gençlerle gurur duyuyor.” Bu cümle, derslerime olan bağlılığımı katladı. O sözün hakkını vermek zorundaydım.

İlkokulu bitirdiğimde köyümüzde ortaokul yoktu. Abim, babamı zor ikna etti ve şehirdeki ortaokula gitmeyi başardım. Köyden ayrılmak zordu, ama hayalimde hep o astsubayın tebrik eden sesi ve bayrağımızın gölgesi vardı.

Ortaokulda başarılıydım. Bir gün, okulun panosunda bir ilan gördüm: “Askeri Lise Giriş Sınavları.” O an, 23 Nisan’da verilmiş o söz, zihnimde somut bir hedefe dönüştü. Sadece hayırlı bir evlat olmak değil, bizzat emanete sahip çıkan bir nefer olmak istiyordum.

Babam şiddetle karşı çıktı: “Kız çocuğu okur da, asker mi olur! Git öğretmen ol. Gurbete gitmek ne demek!” Annem ve abim arkamda durdu. Annem: “Bırak Şahin, bu kızın gözlerindeki ateşi söndürme!” diye karşı çıktı. O uzun şiiri ezberleyen hafızam, bu kez fen bilimleri formüllerini, tarih kitaplarını ezberledi.

Kazandım. Askeri Lise değil, Astsubay Hazırlama Okulu’nun giriş sınavını kazanmıştım. O karda, kışta okula giden küçük kız, şimdi ülkenin en disiplinli okullarından birine girmeye hak kazanmıştı. Ailemin, özellikle de babamın gururu yüzlerinden okunuyordu.

Okulun zorlu yıllarından sonra mezun oldum. İlk görev yerime atandığımda, üzerimdeki üniformayla aynaya baktığım an, aklıma yine o 23 Nisan günü geldi. O küçük kız, yeminini tutmuştu.

Ve kaderin tuhaf bir cilvesi ya da ilahi bir rastlantı…

İlk görev yerime, eğitim birliğine atandığımda, komutanım olan bir Astsubay Kıdemli Başçavuş, beni dikkatle süzdü. Sakindi, otoriterdi. Toplantı bitince beni yanına çağırdı.

“Şahin,” dedi, soyadımla hitap ederek. “Sanırım ben seni bir yerden tanıyorum, sesin çok tanıdık.” “Komutanım, sanmıyorum. Daha önce hiç tanışmadık.”

Komutanım gülümsedi: “Yıl… Sanırım 1980’lerin başıydı. Bir köyde, 23 Nisan töreni vardı. Köye yeni elektrik gelmişti. Bir kız çocuğu bir şiir okudu. Şiir sonunda Ata’ma verdiği söz vardı… Ses tonu, o nefes alışı hiç aklımdan çıkmadı. Bir astsubay arkadaşım da ‘Bu kız hangi okul mezunu’ diye sormuştu.”

Donup kalmıştım. O anı, onca yıl sonra hatırlayan biri… Gözlerim doldu.

“Komutanım,” dedim, sesim titreyerek. “O küçük kız bendim. O sözü veren bendim.” Komutan ayağa kalktı. Şapkasına dokundu ve gülümsedi:

“İşte,” dedi. “Atamın gurur duyacağı genç, bugün sözünü tuttu. Hoş geldin aramıza.”

O an anladım ki, o yıl köyümüze gelen elektrik sadece evleri aydınlatmamıştı; o, küçücük bir kız çocuğunun kalbine vefa ve cesaret tohumlarını da ekmişti. Hayat, en güçlü yeminleri, en beklenmedik zamanda geri getirerek taçlandırıyordu. O küçük köy kızı, artık bir yemin bekçisiydi.

Üniformamın omuzlarımda taşıdığı ağırlık, bir vefa hikâyesinin de yüküydü. İlk görevimde, komutanımla olan bu bağ, hem büyük bir sorumluluk hem de tarifi imkânsız bir güç kaynağıydı. Artık o, benim için sadece bir üst rütbeli değil, yeminimin canlı şahidiydi.

İlk günler, köyden gelen biri için zordu. Disiplin, kurallar… Bir keresinde, teçhizat sayımı sırasında küçük bir hata yaptığımda, Komutanım beni masasına çağırdı:

“Nezahat Şahin,” dedi, keskin bir ciddiyetle. “Bir astsubay, vatanın emanetini taşır. Bu bir tüfek de olabilir, bir mühimmat kutusu da. Belki bir gün bir hata yapacaksın. Ama o 23 Nisan’da Atama verdiğin sözü unutma. O söz, sadece bu topraklara değil, yaptığın işin her zerresine sadık kalacağına dairdi.”

“Senin o şiirini dinlediğim an, aklımdan geçen tek şey, bu kızın bu vatan için büyük bir ışık olacağıydı. Şimdi o ışığı söndürme. Emanete sahip çıkmak, sadece rakamlarla ilgili değil, vicdanınla başlar. Sakın Atamızın bize emanet ettiği bu vatana, bu bayrağa ihanet etme. Bu asil kan, şerefli Türk milletinin askerinin damarlarında mevcuttur.”

O an, emanet kelimesinin gerçek anlamını kavradım. Emanet sadece bayrak ya da vatan değildi; saydığım mühimmat kutusuydu, zimmetimdeki kurşunlardı ve en önemlisi, bana güvenen o astsubayın, o köy halkının ve kendime verdiğim sözün onuruydu. Bu ders, benim için subaylık mesleğinin özü oldu.

Aylar geçti. Disiplin içinde, hızla yetiştim. Bir sabah, içtima alanında, birliğe hitap ederken, sesim o çocukluktaki şiirin sesi gibi, ama şimdi bir komutanın emredici tonuyla yankılanıyordu. Emrimi bitirip birliğe “Dağıl!” dediğimde, Komutanım yanıma yaklaştı.

“Aferin Astsubay Şahin,” dedi. Gözlerinde artık sadece gurur vardı. “O nefes, o duruş… Sözünü tutuyorsun.”

O gün, göklerde dalgalanan bayrağa bakarak içimden bir kez daha o yemini ettim. Elektriğin yeni geldiği bir köyden, zorluklara rağmen hayalini kurup, gençliğin cesaretiyle yürüyen o küçük kız, Vatanına verdiği sözü yerine getirmişti. Kalederesi’nde türkü dinleyen o çocuk, artık bir yemin bekçisiydi.

Yıllar sonra, bir izinde köyüme döndüm. Artık üniformalı, rütbeli bir subaydım. Köyün girişindeki Kalederesi’nde durdum. Bitibey’in radyosundan türkü dinlediğimiz o yerde, şimdi cebimdeki telefonumdan aynı türküleri dinleyebiliyordum. Elektrik direkleri, artık sıradan bir aydınlık veriyordu. Ama evimizin önünden geçerken, ışığın sadece duvarları değil, zihinleri de nasıl aydınlattığını daha iyi anladım.

Eski öğretmenimi ziyaret ettim. Yüzündeki kırışıklıklarda bile o eski merhameti gördüm. O, bana hayatın vefanın ve sorumluluğun dersini vermişti.

Görev yerime döndüğümde, masamın başına oturdum. Kâğıdı kalemi elime aldım ve o astsubay komutanıma, ilk görev yerimde bana rehberlik eden ve yeminimi hatırlatan o değerli insana bir mektup yazdım:

Vefanın ve Emanetin Işığı

Kıdemli Başçavuşum, Değerli Komutanım, Bugün size, yıllar sonra köyüme yaptığım bir ziyaretin ardından yazıyorum. Sizinle tanıştığım günden beri zihnimi kurcalayan, hayatımı yönlendiren bir anıyı paylaşmak istedim.

Yirmi küsur yıl sonra o kalabalıkta beni fark etmeniz, çocukluk yeminimin bir tesadüf değil, kaderimin kılavuzu olduğunu anlamamı sağlamıştı. Köyümde Kalederesi’nde durup, Bitibey’in radyosunu, o yoksulluk içindeki masumiyeti düşündüm.

Siz bana, hizmet etmenin sadece büyük sözlerle değil, doğru sayımla, tam bir disiplinle, küçük görevlere dahi gösterilen sadakatle başladığını öğrettiniz. Emanetin sadece bayrak değil, zimmetimdeki kurşunlar, mühimmat kutusu ve kendime verdiğim sözün onuru olduğunu öğrettiniz.

Kıymetli Komutanım, o günkü küçük kız, şimdi sözünü tutmuş bir subay olarak karşınızda. Bize açılan bu yolda, gösterdiğiniz rehberlik ve yeminimi hatırlattığınız her an için minnettarım.

Mektubu kapattım. Pencereden dışarıya vuran kışla ışığına baktım. Artık bu ışık, köyümün sokak lambalarının titrek sarılığından çok farklıydı; keskin, düzenli ve nöbetteydi. Ama özünde aynı şeyi ifade ediyordu: Aydınlanma ve sorumluluk.

Yıllar geçmişti; kara lastiklerimin altının delik olduğu o çamurlu yollardan, üniformalı postallarımın tok sesiyle yürüdüğüm bu düzgün asfaltlara gelmiştim. Babamın “Bir haber dinletmiyorsun!” diye kızdığı o siyah-beyaz televizyonun gürültüsünden, şimdi telsiz seslerinin ve komuta zincirinin netliğine ulaşmıştım.

Hayat, bana en büyük dersini, vefanın ve azmin birleşimiyle vermişti. O sert ama merhametli öğretmenim, bana sadece bilgiyi değil, insan olmayı öğretmişti. Astsubay Komutanım ise, çocukluk yemininin peşinden nasıl gidileceğini göstermişti.

O yıl, elektriğin ilk geldiği zaman, aslında köyümüzde bir kapı açılmıştı. O kapıdan giren ışık, benim gibi birçok çocuğun hayalini besledi. Ben, o hayali tutup, yeminime sımsıkı sarıldım ve sonunda vatanımın emanetinin bekçisi oldum.

Biliyorum ki, hikâye henüz bitmedi. Kalederesi’nden başlayıp göklere yükselen yeminim, bugün giydiğim üniformanın her bir ipliğinde yaşamaya devam ediyor. Zülkar neyinin sesi, o masum çağın türküsü, kulağımda bir fısıltı olarak kalacak.

Editör: Nuray Balcı

İlgili Haberler

Feminist Edebiyat Akımları

okuryazarkitaplar

İnsan ve İnanç

okuryazarkitaplar

Masadakiler

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...