Açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın
En görkemli saatinde yıldız alacasının
Gizli bir yılan gibi yuvarlanmış içimde kader
Uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın
Rüzgâr uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
Mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan
Onu çok arıyorum onu çok arıyorum
Heryerimde vücudumun ağır yanık sızıları
Bir yerlere yıldırım düşüyorum
Ayrılığımızı hissettiğim an demirler eriyor hırsımdan
Ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu
Gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş
Tedirgin gülümser
Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
Çünkü ayrılık da sevdâya dahil
Çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
Hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
Her an ötekisiyle birlikte
Herşey onunla ilgili
Telâşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
Gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusu
Yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
Yansımalar tutmuş bütün sâhili
Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
Öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
Çünkü ayrılık da sevdâya dahil
Çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
Bu şiir, Attila İlhan’ın aynı adlı kitabında yer alır ve 1970’lerin başında yazılmış gibi durur; tam bir kişisel hikâye ya da belirli bir olayla bağdaştırılan bir öykü yok. Şairin hayatındaki yoğun ayrılık deneyimleri, siyasi sürgünler, Paris yılları ve büyük şehirdeki yalnızlık duygusu şiirin duygusal tabanını oluşturuyor. Attila İlhan’ın aşkı her zaman gerilimli, çelişkili ve günlük hayatın ortasında yaşayan bir şey olarak görmesi, bu dizelerde de kendini gösteriyor. Ayrılık burada bir son değil, sevginin devam eden vahşi bir parçası olarak resmediliyor; belki de şairin kendi iç hesaplaşmalarından, belki de o dönemdeki ilişkilerinden süzülen bir bakış. Kesin bir “şu kadına yazıldı” kaydı bulunmuyor, daha çok genel bir tutku ve kayıp hissinin yoğunlaşmış hali.
Şiir, aşkı ayrılıkla birlikte düşünmeyi dayatır; ayrılık sevdanın vazgeçilmez bir parçası olur. “Çünkü ayrılık da sevdâya dahil” tekrarı, basit bir teselli değil, acımasız bir gerçeklik olarak vurur. Ayrılanlar hâlâ sevgili kalır, anılar tek başına yaşanmaz, her şey ötekiyle bağlantılıdır. Bu yaklaşım, aşkı romantik bir ideal olmaktan çıkarıp, acı veren, yakıcı, hatta vahşi bir zorunluluk haline getirir. Doğa imgeleri –karabiber ağaçları, zambaklar, yaseminler, yarasalar, yıldızlar– gecenin ve yalnızlığın içinde erirken, iç dünyadaki yangın devam eder; yıldırım düşmesi, demirlerin erimesi gibi ifadeler, duygusal patlamayı fiziksel bir acıya dönüştürür.
Edebiyatımızdaki önemi, Attila İlhan’ın aşk şiirine getirdiği bu katmanlı gerçekçilikte yatar. O, sevgiyi sadece tatlı özlem ya da mutluluk olarak değil, hırs, sızı, yanık ve dayanılmaz bir tatla birlikte verir. Bu şiir, ayrılığın sevgiyi bitirmediğini, aksine onu daha derin ve karmaşık kıldığını söyler; böylece okuyanı kendi kayıplarıyla yüzleştirir. “Vahşi tad” gibi ifadeler, duyguyu soyut olmaktan kurtarıp bedensel bir şiddete taşır. Türk şiirinde aşk genellikle ya divanvari idealize edilir ya da garip tarzı yalınlıkla anlatılır; Attila İlhan ise ikisinin arasında, imgeyi yoğun ama anlaşılır tutarak bir köprü kurar. Bu yüzden “ayrılık da sevdâya dahil” cümlesi, yıllardır dilimize yerleşmiş, ayrılanların bile teselli bulduğu bir mantra haline gelmiştir. Şiir, büyük şehir yalnızlığını, modern insanın gerilimini ve aşkın kaçınılmaz çelişkilerini yakalar; okundukça insanı hem yakar hem de avutur. Attila İlhan burada aşkı bir bütün olarak kabul ettirir: sevinçle acıyı, birlikle ayrılığı aynı anda taşımak zorunda bırakır. Bu bakış, şiiri zamansız kılar; çünkü her ayrılık yaşayan, hâlâ sevgili olduğunu fark eder.

