
Bir gün, adını hiç bilmediğim bir yere getirildim. Gariptir ki nereden getirildiğimi hiç hatırlamıyorum. Ama öyle güzel bir yermiş demek ki geldiğimde çok ağlamışım. Ne gökyüzü tam gökyüzüydü ne de toprak bildiğim toprak. Adı Dünya imiş. Sanki dünya ile düş arasında unutulmuş bir eşikte durmuştum. İlk zamanlar orayı sevdim, çünkü her şey güzeldi; rüzgâr çiçeklerin arasından geçerken ince bir ney sesi çıkarıyor, güneş yaprakların üzerine altın renkli dualar bırakıyordu. Uzaklarda gümüş renkli tepeler uzanıyor, akşamları gökyüzü mor ve turuncunun birbirine karıştığı kutsal bir denize dönüşüyordu. Her sabah uyandığımda yeni bir mucize görüyordum.
Bir çiçeğin açışı, bir kelebeğin sessiz kanat çırpışı, bir su damlasının güneşi içinde taşıyışı… Ama sonra… Bir şey değişmeye başladı. İlk başta fark etmedim; değişim bir gölge gibi, bir nefes gibiydi. Bir gün baktım, çiçeklerin renkleri solmuştu. Bir başka gün yaprakların kenarlarında kurumuş çizgiler gördüm. Sonra ağaçlar yaşlandı, taşlar çatladı. Sonra gökyüzü bile eskisi kadar mavi görünmemeye başladı. O zaman anladım; burada her şey hareket hâlindeydi, hiçbir şey durmuyordu. Güzellik gidiyor, çürüme geliyordu. Çürüme gidiyor, yeniden doğuş geliyordu. Bir şey ölmeden başka bir şey doğmuyordu. Zamanın yüzü yaşlı değildi, genç de değildi. Zamanın yüzü yoktu ama her yerdeydi. Bir yaprağın düşüşünde, bir çocuğun büyüyüşünde, bir annenin saçlarına düşen beyazlıkta, bir mezarın sessizliğinde ve her yerde…
O günlerden sonra düşünmeye başladım, eğer her şey değişiyorsa insanlar neden bu kadar hırslanıyorlardı? Neden sabahın ilk ışığında uyanıp aynı yolları yürüyorlardı? Neden yıllarca mülk sahibi olmak için hunharca çalışıyorlardı? Neden bir gün bırakıp gidecekleri şeylere bu kadar bağlanıyorlardı? Şehirlere baktım; insanlar okuldan çıkıyor, işe gidiyor, eve dönüyorlardı. Evlenip çocuk yapıyorlardı. Her şey huzurlu, mutluyken, hep bir sıkıntı, kaos ve acı yaratıyorlardı. Sonra da oturup üzülüp ağlıyorlardı. Yüzlerinde yorgun bir acele vardı, sanki görünmeyen bir yarışın içindeydiler. Bir makam için dostlarını unutuyorlardı, insanları eziyorlardı. Sonra bir gün ölüyorlar ve arkalarında bıraktıkları şeyler başkalarının oluyordu. Bunu gördükçe içimde büyüyen bir boşluk hissettim. Çünkü bana öğretilen mutluluk ile gördüğüm mutluluk aynı değildi. İnsanlar gülüyordu ama gözlerinin derinliklerinde ince bir keder dolaşıyordu. Şarkılar söylüyorlardı ama ruhları sessizce ağlıyordu. Kalabalık sofralarda kahkahalar yükseliyordu fakat geceleri herkes kendi yalnızlığıyla baş başa kalıyordu. Bir gün dedim: “Madem geldim, ayak uydurmalıyım.” Bilmediğim sokaklara girdim. Taşları, duvarları, insanları aynıydı. Oraya ait olmadığımı biliyordum; bir gün döneceğimi de… Ama yaşamalıydım. Kimse oradan boş dönmeyecekti. Bunların hiçbiri boşuna değildi. Bir gün büyük bir ağacın altında oturdum. Rüzgâr dalların arasında dolaşıyor, kuru yapraklar etrafımda dönüyordu. Gözlerimi kapattım ve içimde bir ses duydum, sessiz ama güçlü bir ses.
“Bütün bunları değiştirmek istiyorsun.”
“Evet,” dedim.
“Çünkü her şey eksik.”
“Hayır,” dedi ses.
“Eksik olan dünya değil.”
“O zaman ne?”
“Sen.”
Uzun süre sustum. Çünkü ilk kez biri bana hakikati söylemişti. Ben dünyayı güzelleştirmeye çalışıyordum. Oysa kendi içimde karanlık odalar bırakmıştım. İnsanların kusurlarını görüyordum ama kendi yaralarımı saklıyordum. Hayatın adaletsizliğinden şikâyet ediyordum ama kendi kalbimdeki kibri fark etmiyordum. O gün ayağa kalktım ve bilinmeyen sokaklarda yürümeye devam ettim. Sonra anladım ki güzellik dışarıda aranacak bir şey değildi. Güzellik bakıştaydı. Bir taşın üzerinde oturan yaşlı adamda da vardı. Yağmur altında bekleyen yorgun işçide de kurumuş bir yaprakta da yıkılmış bir evde de… Ölümde bile. Çünkü her şey aynı kaynaktan doğuyordu ve aynı kaynağa dönüyordu. O günden sonra dünyayı değiştirmek istemedim. Dünya zaten kendi yolunda dönüyordu. Ben sadece içimdeki yolculuğa başladım. Her gün biraz daha derine indim. Kırgınlıkların altına, korkuların altına, öfkenin altına… Ve sonunda sessiz bir kapıya ulaştım, kapının üzerinde hiçbir yazı yoktu. Açtım. İçeride ne altın vardı ne sırlar ne de melekler, sadece ışık vardı. Kaynağı görünmeyen, gölge bırakmayan bir ışık. O ışığın içinde kendimi gördüm. Sonra ışık bana fısıldadı:
“Sen buraya dünyayı kurtarmaya gelmedin.”
“Öyleyse neden geldim?”
“Kendini hatırlamaya.”
O an gözlerimden yaşlar aktı. Çünkü yıllardır aradığım yerin uzaklarda olmadığını anladım. Ne dağların ardındaydı ne kitaplarda ne şehirlerde ne de insanların övgülerinde… Aradığım yer içimdeydi. Ve ben bütün ömrüm boyunca dışarı bakarken onu görememiştim. Şimdi hâlâ oradayım. Hâlâ o küçük dünyanın içindeyim. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ düşüyorum, hâlâ kalkıyorum ama artık korkmuyorum. Çünkü biliyorum ki her solan renk başka bir rengin habercisi. Her ayrılık başka bir kavuşmanın. Her ölüm başka bir doğuşun. Ve insanın gerçek yolculuğu bir yere varmak değil, kendine dönmekmiş. Bir gün ben de gideceğim. Bu beden toprağa karışacak, bu ses susacak, bu gözler kapanacak. Ama içimdeki o ışık… İlk günkü gibi yanmaya devam edecek. Çünkü yolun sonunda vardığım yer bir şehir değildi. Bir cennet de değildi. Yolun sonunda vardığım yer… Kendimdim.
Kendime vardığımda ise anladım ki ben bu dünyayı görmeden önce de vardım. Bir isim değildim o zaman. Bir beden değildim. Ne gözlerim vardı görecek ne ellerim vardı dokunacak. Ben sadece bir ruhtum. Ve ruhların toplandığı o sonsuz ufukta, zamanın henüz doğmadığı bir sabahın içinde bekliyordum. Orada ne gece vardı ne gündüz ne ayrılık vardı ne özlem. Çünkü ayrılık, ancak uzaklık varsa olurdu. Biz ise O’na öylesine yakındık ki yakınlığın bile adı yoktu. Nurdan vadiler uzanıyordu önümüzde. Sessizlik bile zikrediyordu. Renkler dünyadaki renklere benzemiyordu. Bir gül açtığında bin bahar doğuyor, bir ışık titreştiğinde sonsuzluk gülümsüyordu. Ruhlar birbirini tanıyordu. Kimsenin dili yoktu ama herkes konuşuyordu. Kimsenin kulağı yoktu ama herkes duyuyordu. Çünkü orada söz kalpten çıkıyor, kalbe ulaşıyordu. Sonra… Bir hitap yükseldi. Ne bir ses gibiydi ne de bir yankı. Varlığın bütün derinliklerini dolduran ilahi bir çağrıydı. “ElestübiRabbikum…” “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” O an bütün âlemler sustu. Bütün ruhlar birden dönüp o sonsuz güzelliğe baktı. Ve kalplerimizden tek bir cevap yükseldi: “Belâ…”
“Evet… Şahidiz, Sen bizim Rabbimizsin.” İşte o an sevginin tohumu içimize ekildi. Dünyaya gelmeden önceki bütün hikâyemiz, o tek kelimenin içine gizlendi. Belâ…Bir kabul, bir teslimiyet, bir aşk sözü. Sonra uzak ufuklarda dünya göründü. Mavi ve yeşilin birbirine karıştığı, imtihanlarla örülü bir misafirhane…Oraya gideceğimizi öğrendik. Ayrılık başlayacaktı. Toprak bedenler giyecek, unutacaktık. Annemizi, babamızı, evimizi, ismimizi öğrenecektik. Ama en çok da o ilk buluşmayı unutacaktık. İşte insanın içindeki tarifsiz özlem biraz da bundanmış. Bazı geceler sebepsiz yere hüzünleniriz; bazı sabahlar içimizde açıklayamadığımız bir boşluk hissederiz, bir manzaraya bakar ağlarız. Bir ezan sesi duyar titreriz. Bir duada gözlerimiz dolar. Çünkü ruh, KâlûBelâ’nın bahçelerini hatırlar. Hatırladığını bilmeden hatırlar, özlediğini bilmeden özler.
Ve bütün ömrü boyunca kaybettiği şeyi arar. Kimi servette arar, kimi sevgide, kimi şehirlerde, kimi yolculuklarda. Ama bulamaz. Çünkü aradığı şey dünyada kaybolmamıştır. Aradığı şey, ezelden kalbine bırakılan o ilahi yakınlıktır. İnsan yaşlandıkça bunu daha iyi anlar. Saçlarına düşen her beyaz tel, onu ilk söze biraz daha yaklaştırır. Her ayrılık, ilk vuslatı hatırlatır. Her ölüm haberi, asıl yurdun neresi olduğunu fısıldar. Ve bir gün perde yeniden kalkar, dünya sessizce geride kalır. Ruh, uzun bir gurbetten dönen yolcu gibi başını kaldırır. Belki o zaman uzaklardan tanıdık bir ses duyulur. Bir zamanlar duyduğu, ama hiç unutamadığı o ses… Ve ruh der ki: “Ben geldim.” Çünkü bütün yolculukların sonu, aslında başlangıca dönüştür. KâlûBelâ’nın nur bahçelerine… Tüm bunları kendimi bulduğumda fark ettim.
