Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

İşte Orası: Hafakan Çukuru

Muhittin ÇİFTÇİ

“İşte orası…” diyorum kendi kendime önce. Tarif etmeye dilimin yetmediği, haritaların sustuğu o yamaçlar… Fakat karşımda ehli kalem bir Seferi Kelam Kaya var; sanki benim bu hâlimi benden önce görmüş, benim için yazmış gibi. Dönüp zihnimden ona bir eyvallah diyorum.

Çayımın son demleri bardağın dibinde koyu bir tortu bırakırken ince belli bardağı parmak larımın arasında çeviriyorum. Koyu demli ve az şekerli çayımdan bir yudum alıp pencereden dışarıya, o sisli ovaya bakarken zihnimde o sorular dönüp duruyor: Ben kimim? Neredeyim? Burası neresi, şehir nerede? Peki tüm sorulara bir cevap buldum diyelim ya insanlar onlar neden yok etrafımızda?

Tam o sırada Sefer Kaya’nın dizeleri dökülmeye başlıyor dilimden. Yarısında durdum ve düşünmeye çalıştım; bu şiiri nerede okuduğumu, nasıl ezberlediğimi bile hatırlamıyorum.  Zihnim öylesine bulanık ki… Ama yine de kelimeler ağzımdan istemsizce, durduramazcasına taşıyordu dilimden:

“Bir yer var içimde Ama öyle Meksika sınırı gibi falan değil. Adım başı mayın. Kime ne zaman nasıl patlarım bilemediğim… Tarifi çok kolay: Boğazımdaki kördüğümü geç. Göğsümün üstünde oturan öküzden sonra sağa dön, Beynimdeki arı kovanının tam karşısı. İşte orası…”

Kelimelerin yankısı odanın sessizliğinde asılı kalırken tam o esnada odanın köşesindeki eski ahşap masanın üzerinde duran telsizden cızırtılı bir ses yükseliyor. Frekans kayıyor, ses bir gidip bir geliyordu; ama o yapay, metalik tonu tanımamak imkansızdı. Telefonların çekmediği bu münzevi dağ başında, iletişim denen o azgın şeytan bir şekilde sızacak bir çatlak bulmuştu yine.

“…Rota yeniden hesaplanıyor… Üç yüz metre sonra… Uçurum…”

Hafifçe gülümsüyorum. Navigatör hatun bile şaşırmıştı yönünü. Benim içimdeki Bermuda’yı, ruhsuz uyduların hangi haritası çözebilirdi ki? Şair haklıydı; sanki içimde tüm pozitif kazanımlarımın katili olan seri bir katil, kılıç artığı hain bir çaşıt vardı ve ne varsa içimde güzellikten yana ya ispiyonlamış ya da bir bir yutmuştu.

Ayağa kalkıyorum. Üzerimdeki ağır hırkaya iyice sarınıp kapıya doğru yürüyorum. Ben Muhittin. Bu yamaçlarda kendi sustuklarının üzerinde yürüyen, o navigatörlerin bile haritadan sildiği adam…

Kapıyı açtığım an, Declaring Yamaçlarının o meşhur dürüst rüzgârı bir tokat gibi yüzüme çarpıyor. Bazı yerler vardır; ayakla değil, kalple varılır onlara. Declaring Yamaçları da böyleydi işte. Ne bir dağın sırtıydı tam olarak ne de bir uçurumun dibi. İnsan buraya vardığında, aşağı düşmemek için tutunur, yukarı çıkmak içinse cesaretini yoklardı. Gevşek taşların üzerinde yürümeye başlıyorum. Bastığım her taş, geçmişte sustuğum bir yalanı, ertelediğim bir itirafı hatırlatarak ayağımın altından kayıp uçuruma yuvarlanıyor. Çünkü bu yamacın zemini, insanın kendi sustuklarından yapılmıştı. Sustukça ağırlaşır yükün.

Tam o sırada, rüzgâr Sefer Kaya’nın kalan dizelerini yüzüme bir kırbaç gibi çarpıp ovaya doğru savururken, hırkamın derin cebinde bir ağırlık hissediyorum. Parmaklarım, kumaşın en dibinde, unutulmak istenmiş ama hep orada taşınmış o somut sızıya çarpıyor.

Yavaşça çıkarıyorum onu.

Bu, yıllardır dokunmaya cesaret edemediğim, rengi sararmış, kenarları Declaring Yamaçlarının taşları gibi aşınmış bir mektup. Geçmişin, o “olay mahalli” gibi sevimsiz günlerin tam ortasından çıkıp gelmiş bir hayalet gibi elimde duruyor. Polis sirenlerinin suçlu yanlarımı çil yavrusu gibi dağıttığı o eski, korkak günlerden kalma bir hesaplaşma…

Rüzgâr mektubun köşelerini sertçe hışıldatıyor. Parmaklarım titriyor. Dişlerimi sıkıp katlanmış kâğıdı yavaşça açıyorum. Gözlerimi anında bir buğu kaplıyor. Harfler, sisli ovadaki ağaçlar gibi birbirine karışıyor, netliğini kaybediyor. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp yaşların yanaklarımdan süzülmesine izin veriyorum, ancak o zaman o tanıdık el yazısı keskinleşiyor.

Her bir satırı titreyen sesimle, rüzgâra karşı yeniden okuyorum. Okudukça göğsümün üstüne oturan o öküz biraz daha ağırlaşıyor, boğazımdaki kördüğüm daha da sıkılaşıyor. Ama bu sefer kaçmıyorum. Mektubun son kelimesini de okuyup bitirdiğimde gözyaşlarım kâğıdın üzerine düşüp mürekkebi hafifçe dağıtıyor.

İşte o an, içsel yüzleşmemin tamamen doğanın kucağında ve kendi zihnimin derinliklerinde tamamlandığını hissediyorum. Ne bir mucizeye ihtiyaç var artık ne de dışarıdan gelecek başka bir sese. Telsizdeki o metalik navigatör hatun bile sustu. Sadece doğa, mektup ve ben varım. Declaring Yamaçları, sakladıklarımın artık beni taşıyamadığı o yerdi ve ben buraya “artık” diyerek gelmiştim.

Mektubu göğsüme bastırıyorum. Yamacın o dürüst rüzgârı içimdeki arı kovanını yatıştırıyor, Bermuda’nın tam ortasındaki o anaforu durduruyor. Yükümün adını koydum. Hakikatle yüzleştim.

Mektubu sıkıca tutan ellerimin titremesi geçiyor. Dağlara doğru bakıp fısıldıyorum:

“İşte orası… Sığamadığım, sığınamadığım ama nihayet hafiflediğim yer. Tam burası.”

İlgili Haberler

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası: Taşın Dile Geldiği Miras

KÜBRA ÇAKAR

Yıldızların Ötesindeki Kız

KÜBRA ÇAKAR

Maya

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...