
Şafak Sancısı Ve Umut Kırıntısı – (1. Kısım)
Her sabah olduğu gibi, saatin zıngır zıngır o ruhu tırmalayan sesiyle uyandım. Şehir, sanki hiç uyanmayacakmış gibi derin bir uykunun kucağındaydı. Sokaklar sakin, evlerin camları karanlık, rüyalar mis gibi sıcak yanaklarda asılı kalmıştı. Şehir henüz uykunun en sıcak, en masum evresindeyken biz, yani işçi sınıfı bu dev şehrin görünmez işçileri ve gizli kahramanları çoktan ayağa dikilmiştik.
Bizim için uyku bir lütuf değil, sadece bir sonraki güne nefes yetiştirme molasıydı. Haftanın yedi günü ayaktayız, bir pazarımız var o da çamaşırla, bulaşıkla, evin bitmek bilmeyen eksikleriyle geçip gidiyor. Gözümüzün çapağını silecek, şöyle bir aynada kendimize bakacak vakit bulamadan bir haftanın daha yükü omuzlarımıza biniyor, zaman avuçlarımızdan öylece kayıp gidiyor. Yerimden kalktım, önce lavaboda uykumu buz gibi suyla dağıttım. Sonra abdestimi alıp manevi bir huzura büründüm. Çamaşır makinesi gece boyu süren mesaisini bitirmiş, sessizliğe bürünmüştü. Yıkanan elbiseleri, sabahın ayazında tenimi yakmasınlar diye kapının yanındaki peteğin üzerine tek tek serdim. Bir bardak suyu şifa niyetine içtim. Paltomu bir zırh gibi giyindim, çantamı emektar omuzlarıma taktım. Dışarıdaki soğuğa inat sıkıca kuşandım. Evden çıkarken çöpleri elime alıp parmak uçlarımda kapıyı usulca çektim içeridekilerin uykusu bölünmesin diye.
Merdivenleri inerken dilime dökülen “Rabbi yessir” duası ile başladım güne. Önce çocuklarıma, sonra karnında yarınları taşıyan hamile gelinim için şifa diledim. O küçük minik yavruya, anasına, babasına sonra da kızıma, yakında sözlenecek olan oğluma ve onun emaneti müstakbel gelinime. Ve tabii ki toprak altında birer vefalı çınar gibi kök salmış ölmüşlerimi, anamı babamı unutmadım. Onlar benim gölgemdi, şimdi dualarım onların ışığı olsun istedim. Onlar başımın üstünde vefalı birer çınar gibiydiler, gölgelerini üzerimden eksik etmesinler diye Fâtihalar gönderdim. İş arkadaşlarımı, komşularımı, hısım akrabamı tek tek geçirdim kalbimden. “Rabbim,” dedim, “devletimize zeval verme, göklerden bayrağımızı, minarelerden o ilahi ezanımızı dindirme. Hastalara şifa, dertli olanlarımıza deva, darda kalana ferahlık ver.” Herkesi sığdırdım o kısa yolun uzun dualarına.
Dualarım bitince başımı servisin soğuk camına yasladım. Ruhum hâlâ yarı uykulu, evdeki o sıcak yastığın hayalindeydi. Gözlerim ise yolun hiç bitmeyen beyaz şeritlerine dikili. Biz yolun doğu tarafına, güneşin doğduğu yere doğru süzülüyoruz. Birazdan o kızıl kor, ilk ışıklarıyla gözlerimize bir kırbaç gibi vuracak. Yol üç şeritli, su gibi akıyor. Servisler bazen yol kenarına yolcu almaya yanaşıyor, bazen de orta şeritten ağır bir vakarla ilerliyor.
Camın arkasından, sanki bir boşluktan, bir kara delikten dünyayı izliyorum. Sağımızdan vızır vızır geçen özel araçlar, içlerinde zenginler ve memurlar. Onlar rüzgâr gibi, bir yel gibi geçip gidiyorlar hayatın yanından. Bir de duraklarda, o ayazın alnında bekleyenler var, şallarına, pardösülerine sımsıkı sarılmış, ellerini birbirine sürterek ısınmaya çalışan kader arkadaşlarım. O an dünyanın bütün soğuğu üzerlerine çökmüş gibi, gelen dolmuşa, otobüse kendilerini atabilenler o an dünyanın en şanslı insanı gibi hissediyorlar. Çünkü dışarısı buz, içerisi bir nebze insan nefesi. İnsanlar burada keskin çizgilerle ayrılıyor, kendi aracıyla fiyaka atanlar, konforunda gidenler, bir de benim gibi sarı servislerin içinde uyuklayanlar ve duraklarda İETT kuyruğunda çile dolduran garibanlar.
Yolun diğer tarafına, batıya giden şeride baktığımda ise bir mahşer kalabalığı görüyorum. Yol tıklım tıklım her yer kilit ama düzen hiç değişmiyor. Sağda yine o hızlı, kibirli araçlar, ortada birbirine tutunmuş, aynı kaderi paylaşan servisler ve İETT’ler, en dışta ise yan yollardan kaçmaya çalışan, bir dakikanın hesabını yapan aceleci şoförler. Motosikletçiler ise bambaşka bir dünya, onlar için ne şerit var ne de kural var. Kendi canlarını cebine koymuş her boşluktan süzülüp rızıklarının peşine düşmüşler. Sahil yoluna yaklaştığımızda denizin o derin maviliği seher vaktinin ilk ışıklarıyla parlamaya başladı. Martıları göremesem de seslerini duyuyorum. Sanki “biz de buradayız” diyorlar. Kartal sahile doğru, o dev binalar uzaktan bakınca küçük birer kuş yuvası gibi kalıyor gözümde. Denizin ortasında dev yolcu gemileri, biri iskeleye yanaşıyor, diğeri nazlı nazlı ayrılıyor. Yanı başımızdaki metronun merdivenlerinde karınca sürüsü gibi bir insan seli, inenler, binenler, bir umutla hayata tutunmak ve benim gibi ekmek parası için koşanlar. Kırk beş dakikalık bu yolculukta bazen uyanıkken hayaller kuruyorum, bazen uykunun kucağında rüyalar görüyorum ama yol sanki hiç tükenmiyor. Bir ara gözlerim yolun kenarındaki karanlık ormanlara daldı. Şehrin o ağır karanlığı, güneşin inadıyla yavaş yavaş aydınlanıyordu. Sokak lambaları, görevini tamamlamış birer nöbetçi gibi tek tek sönmeye başladı. Tam o sırada, Soğanlık sapağında yeni yükselen TOKİ konutlarını gördüm. Gözlerimi o an binaların çatılarından alamadım. Kim bilir kaç aile o duvarların içine saadetini saklayacaktı. Kaç dar gelirli ailenin, kaç yetimin, kaç emekçinin umut ışığıydı o pencereler. Sıcacık yuva hayalleri kuranların beklediği o çekiliş günü, aslında yeni bir hayatın müjdesiydi. O binalara baktıkça, insanın başını sokacağı bir damının olmasının ne büyük bir devlet ve ne büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anladım.
