Yazar Kübra Çakar
Hayatımda aldığım en büyük risk bu oldu. Önünü arkasını hiç düşünmeden atladım, Semra Teyze’nin ardından. Neredeydim, nasıl bir yere düşmüştüm böyle hiçbir fikrim yok. Ne kadar zaman geçti onu da bilmiyorum. Uyandığımda her yerim tutulmuştu. Etrafta hiç kimse yoktu. Uzaktan gelen su damlamaları sesi, loş bir ortam ve bir köşede az bir ışık vardı. Üstüm başım toz toprak içindeydi. Yine de hafifçe doğruldum, kalktım ve yürümeye başladım. Attığım her adımımda tedirginlik yaşıyordum. ‘Kimse var mı?’ diye seslendim. Sesim geri geliyordu bana. Biraz yürüdüm, dikkatimi çeken, mağaranın duvarlarında değişik şekillerde kabartmalar vardı. Az ilerde bir kalabalığın toplandığını gördüm. Kuytu bir yer bulup saklandım hemen.
Üstünde siyah pelerin olan birileri hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Kulak kabartıp dinlemeye koyuldum. Az da olsa sesler yükseldikçe duyuyordum. İçlerinden birisi diğerlerine bağırıyordu: “Artık bizi biliyorlar, sayenizde ifşa olduk. Görevi tamamlayamadan her şey berbat oldu. Onlara ulaşmak şimdi daha da zorlaştı. Bir işi beceremediniz. Şimdi bir süre geri çekileceğiz ve onların açık vermelerini bekleyeceğiz.” dedikten sonra ayrı ayrı uzaklaşmaya başladılar. Buradan çıkabilmemin tek yolu onları takip etmekti. Beni fark etmemişlerdi neyse ki. Yoksa neler olacağını düşünmek bile istemiyorum. Her biri başka bir kapıdan çıktı gitti. En son çıkanı takip edip biraz bekledim.
Önünde durduğum kapının üzerinde son günlerde sık sık karşıma çıkan, eski tarihi bir işaret vardı, yanında da rakamla 10 yazıyordu. Biraz sonra bende çıktım, kalabalık bir sokak vardı karşımda. Yoğun baharat kokularının olduğu, eski tarihi filmleri andıran bir sokaktaydım. Mağarada uyandığımda yerde bulduğum pançoyu üzerime giydiğim için kimsenin dikkatini çekmiyordum. Ne yaptığımı bilmeden yürüyerek çarşıya kadar geldim. Çok kalabalıktı ve çok korkuyordum. Herkesin bir telaşı vardı sanki ya da bana öyle geliyordu. Dükkânlardan birine yaklaşmıştım ki biri benim kolumdan tuttu ve içeri çekti. Birden afalladım. Korkuyla tam bağıracaktım ki yumuşak bir el ağzımı kapattı. Bir baktım Semra Teyze. Uzaktan beni görmüş ve tanımıştı. Çaktırmadan yakaladı beni. Nasıl rahatladım anlatamam. Ama diğer yandan ne diyecektim Semra Teyze’ye çok sinirli bakıyordu bana. “Ne işin var burada senin, nasıl geldin?” dedi.
Ben biraz kem küm ettikten sonra, evdeyken bir yere gitmediğimi, aslında koltuğun arkasına saklanıp gizlice onu dinlediğimi, herkes gittikten sonra da merak edip açılan o kapıdan peşinden atladığımı söyledim. Çok kızdı ama bir yandan da beni gördüğüne sevinmişti sanki. Günlerdir burada beklemekten sıkılmış. Olzen şehrinden gelip onu alacaklarını söylemişler, ama gelen giden yokmuş. Bana dönüp endişeli bir şekilde: “Nasıl şimdi seni nasıl göndereceğiz bilmiyorum, üstelik senin burada olduğunu duyarlarsa benim görevimde son bulabilir.” dedi. Küçük yaşıma rağmen ben onu teselli ediyordum. “Hepsinin benim hatam olduğunu söylerim.” dedim. Mağarada ki duyduklarımdan bahsedince gözleri parladı. “Tamam, bu bilgiler işimize yarayabilir.” diyerek biraz rahatladı. Akşam olmak üzereydi.
Elime bir parça kuru ekmek verdi ve birlikte beklemeye başladık. İkimizde konuşmuyorduk. Semra Teyze arada dışarıyı gözetliyordu. Bir anda bana dönüp korkuyla baktı. Yüzü, bembeyaz kesilmişti. “Buradalar!” dedi. Ben bir şey sormadan, “Siyah pelerinli adamlar, sakın ses çıkarma, seni görürlerse yandık.” dedi. Korkudan elim ayağım titriyordu. Dükkânın en köşesine çekilip çömeldim. Ağlamaklı beklemeye başladım, gücüm kalmamıştı. Çok geçmeden ağzı gözü sarılı iki adam geldi. Semra Teyze yerinden fırladı yanlarına gitti. Şifreli bir şeyler konuştular, onlara kolyesini gösterdi. Sonra koruyucu olduklarını öğrendiğim bu adamlar bir kolyede bana taktılar ve birlikte oradan çıktık.
Dışarısı baya sakinleşmişti. İnsanların arasından geçip gittik ama sanki bizi kimse görmüyordu. Onlar önde biz arkada baya bir yol gittik. Gökyüzüne baktığımda, yıldızları daha önce hiç bu kadar yakın görmemiştim. Yol gittikçe uzuyordu. Artık takatim kalmamıştı. Bayılacak gibi oldum. İri yarı adamlardan biri beni sırtına aldı. Bir süre daha gittik. Bir kayık bizi bekliyordu. Onunla bir nehir boyu ilerledik. Evet bir çölün ortasında ağaçların arasında gizli bir nehir. Gördüğüm her şeye sürekli şaşırıyordum. Sonra ışıklar içinde bir şehre girdik. Her şey çok farklıydı. İstemsiz bir gülümseme belirdi yüzümde, bu kadar yorgunluğa rağmen. Huzur vardı resmen bu sokaklarda. Kayıktan indik. “Burası neresi?” dedim Semra Teyze’ye. “Olzen şehri burası, herkesin elde etmek için savaştığı ab-ı hayat şehri.” dedi. “Çok güzel” diyebildim. Hayran kalmıştım.
Benimle beraber Semra Teyze ve diğer dört kişiyi daha büyük bir alanda topladılar. Büyük bir kalabalığın içinde bize sorular sordular. Her birimizin yanında konuşanları tercüme eden bir koruyucu vardı. Ben mağarada duyduklarımı ve gördüklerimi anlattım. Bana dönüp:
“Seni aslında biz seçtik, sen kendin geldin sanıyorsun.” dediler. “Eğer bu olacaklardan bahsetseydik muhtemelen kabul etmezdin. Senin hazır olmanı tüm yaşananların kendi tercihin olduğunu anlamanı bekledik.” deyince bir şok daha yaşadım. Ortada yuvarlak bir masa vardı. Etrafına dizildik. Herkese potansiyeline göre görevleri dağıtıldı. Biri ateş, biri su, biri toprak, biri hava elementlerine olan yatkınlıklarına göre uyumlandılar. Semra Teyze ise daha genel olan ağaç elementiyle uyumlandı. Çünkü o diğer elementleri de içinde barındırıyormuş ve doğayla bağlantı kurma yetisine sahipmiş. Sıra bana geldiğinde herkes susmuştu. Bende beklemeye başladım. Sanki zaman durmuş, ruhum o anda kâinatı geziyordu. Bedenim buradaydı ama hissettiklerim başkaydı, adeta bir anda alemleri geziyordum. Lider Parna bana,
“Senin uyumun zamanla.” Dediğinde, bütün taşlar yerine oturmuştu. Bir anda zamanda ileri ve geri gidebildiğim olmuştu, hatırlamıştım ama ben bunu rüya zannetmiştim. Meğer o zamanlar rüyamda aldığım eğitimlerin bir parçasıymış ben farkında olmasam da. Meraklı olmak, benim tercihimdi ama görev için hazır mıydım bilemiyorum. Görevlerin dağılımından sonra önümüze büyük eski bir belge koydular. Bize bu belgenin ne olduğuna dair fikirlerimizi sordular.
Herkes, harita olduğunu söyleyince ben, bu kadar basit olmayacağını düşündüm. Bana verilen bu zor görevle beraber herkes söyleyeceklerime odaklanmıştı. Gördüğüm bir iki işaret bunun bir harita değil, kodlama olduğunu söylüyordu. Ama neyin kodlamasıydı? Bir ipucu lazımdı, her şey birbirine girmiş çok karışıktı yazılar. Bazı yerlerde Hitit uygarlığına ait işaretler vardı. Normal yaşantımda çok karşıma çıktığı için, öğretmenime sormuştum biliyordum, aşina olduğum bir işaretti.
Anadolu’da kurulan çok eski, tunç çağına ait bir uygarlık ve bu iki uygarlık arasında neredeyse 2000 yıl olmalıydı. Mağaradan çıkarken kapıdaki işaretle aynıydı. Mısırın bu Hitit işaretleriyle ne alakası olabilirdi? Belgenin arkasını çevirip ışığa tuttuğumda herkes şok oldu. Ve orada bulunan herkese anlatmaya başladım. Son zamanlarda çok sık oynadığım bilgisayar oyunu ile benzerlikleri vardı. Oyunlar işime yaramıştı ilk defa. Anlattıkça hayretleri artıyordu. Bir yapay zekâ kurgusuydu ortaya çıkanlar. Herkesi robotlaştırmaya çalışan bir plan. Önce korkutup sonra insanları ikna etmeye çalışıyorlardı anlaşılan. Bana bir bilgisayar lazımdı.
Bu bilgileri daha net ortaya çıkarmam için gruptan iki arkadaşım daha yardım edebileceklerini, bu oyunları bildiklerini söyleyince işe koyulduk. En başta da Olzen şehrini ele geçirmek için yapılmış bir plan. Konseyin Lideri Parna beni tebrik etti. “Bizi yanıltmadın.” diyerek yeni görev için tekrar bağlantı kuracaklarını söyleyerek oradan ayrıldı.
Bütün arkadaşlar heyecanla yeni bilgiler edinme yarışına girdik. Biraz odalarımıza çekilip dinlendikten sonra, nihayet evlerimize geri dönme vaktimiz gelmişti. Buradan ayrılmak istemesem de nasıl olsa geri geleceğim fikri iyi hissettiriyordu, bu güzel şehre.
Editör: Fatma Karataş

