
Acemi Katil (1. kısım)
Koca şehrin gürültüsüne usulca karışmıştı. Sessiz çığlıkları gerçeklikten epey uzaklaşmış, içinde oluşan boşluğu doldurabilmek mümkünlüğünü yitirmişti. Ne yaparsa yapsın fayda sağlayamıyordu. Boşluk dipsiz bir kuyu gibi tüm benliğini içine çekiyordu.
Dibe düşmesi an meselesiydi artık ve o kuyunun etrafından geçecek bir kervan yoktu. Dünyayla kafa kafaya tutuşmamıştı hiçbir zaman, ne sunduysa baş üstüne demişti aslında. Ne idi ondan alıp veremediği bilemiyor ve anlamsız kılıyordu yaşama dair her şeyi. Ne ara düşman bilmişti onu kendine bu Cihan ve tanımadığı hüzünlerle bezemişti etrafını? Küçük Pazar’ın rutubet kokan tek odalı bekar evinde, hayata asi davranmadan yaşıyordu oysaki. Hesap etmeyen gelişi güzel bir hayat felsefesi edinmişti. Kimseye zararı olmayan fakat sonunda ziyan olan o kadındı işte. Tek tutunduğu masalsı bir aşkı yaşama hayali. Bazen bir kanun sesinde bazen de keman eşliğinde mırıldanırdı hayallerini. Kalbi çocukluğunda kırılmış fakat o mavi boncuğunu avucunda sıkı sıkı tutmayı başarmıştı. Hiçbir güç elinden alamazdı. En sonunda bir anda kavuşuvermişti hayallerinin aşkına, ya da o öyle sanmıştı. Sanmak ne derin bir düş kırıklığı… Mavi boncuğu hayalleriyle birlikte kayıp giderken avuçlarından, bir
başkasının hileli oyununda sıradan basit bir oyuncak olmuştu.
Yaşadıklarından sonra önce aklını kaybetmeyi denedi. Yitirirse geçer sandı. İnsanlar her an tepesinden aşağı nasihatler dökemez “Nasıl olsa deli, ne yapsa yeri,” der geçerlerdi. Tabi ki tahminleri boşa çıkmıştı ve hâlâ duyuyordu aklını ütüleyen o “Ben demiştim!” En çok duyduğu ve tahammülünün sınırını zorladığı o sözü. Bir de şu vardı: “Hayat devam ediyor baksana, yaşasana tadını çıkararak!” Sanki siroz hastasına “Ne diye nefes almıyorsun her yer oksijen dolu!” der gibi. Oysa o kadar da anlatmaya çalışmıştı “Dışım sağ salim, benim ruhum hasta ve ben bunu size nasıl ispatlarım bilemiyorum?” Fakat nafile, kimse onu anlamadı o da delirirsem benden uzak dururlar sandı, yine yanılmıştı. Herkes üzerine vazife olmayan kahramanlıklar peşindeydi. Sonra anladı delilik de işe yaramamıştı. Balkona kederiyle beraber astığı çamaşırlarla, sırf kokusu çıksın diye ağzına tek lokmasını vurmadığı patatesli böreğiyle iyileştim mesajını verip az biraz tesellilerden akıl hocalarından uzak kalır umuduyla yüzüne sahte tebessümler çiviliyor “İyiyim” mesajı veriyordu etrafa. Çünkü yalnız kendisi biliyordu; ruhunun bedeninden önce öldüğünü, hasta olmadığını ve ölen ruhuna yas tuttuğunu. Kimse fark edemiyordu solmaya ruhundan başlandığını. Sokağın başında durdu. Yokuşu çıkınca genç bedeni yaşlı bir kadına dönüşüyordu. Göze alamasa da iyimserlik maskesini taktı son gayretiyle. Adım adım tırmandı. Koluna taktığı çantasına iki eliyle tutunmuş, tüm gücünü ondan alıyormuş gibi yürüdü. Başı eğik, onuru paramparça… Çevreden verilen selamları en mutlu surat ifadesini takınarak aldı, her zamanki sorulara kısa cevaplar verdi. “Mahkeme ne oldu Müjgan var mı bi haber?” Dediklerinde “Ertelendi hayırlısıyla sonuçlanacak inşallah,” deyip geçiştirse de yine susturamadı etrafı. Geceleri ona konuşulan her kelime, koca şehrin trafiği gibi beyninde dönüyordu. “Keşke bilseler bana ne kadar acı verdiklerini de konuşmasalar artık” diye düşünse de susmuyorlardı işte. Annesinin sözü geldi aklına “El alemin ağzı torba değil ki büzesin kızım.” Ne kadar da doğruymuş diye yad ederken anneciğini dillerinde tutamadıkları lafları duyuvermişti. “Aaaaaa! Ama olmaz ki onca borç nasıl ödenir memur maaşıyla canım?” çok duyduğu bu sözleri artık algılayamıyordu, iyice içselleşmişti. Bir onun sesi karışmıyordu bu şehrin gürültüsüne, adı durmadan anılsa bile. Bir o duyamıyordu yaşamsal hengameyi, koşturan çocuklardan başka bir şey göremiyor, onların sesinden başka bir şey duyamıyordu. Yorgun argın çıktı yokuşu, tırmandı kendinden vazgeçen korkuluklara tutunarak merdivenleri. Elleri çantasında anahtar ararken buldu, en sevdiği kırmızı rujunu. Çıkarıp baktı öylece. Çok özel günlerde sürerdi dudaklarına, parlak renklerin hastasıydı. Şimdi ise hayatı pastel renklerle boyanmıştı. İçeri girdi kapının dışında anahtarı unutarak. Her adımda kalbine batıyordu hüsran, alışkındı aslında hayatına ne zaman uğrasa müjde, ardı sıra geliverirdi hicran. Usulca girdi içeri ve dayanamadı acıyan her yanına. Uyumak için yazılan ilacı, sonsuza kadar uyutsun diye bir bardak suyla içti avuç dolusu. Uzanıp tek sığınağı kanepesine beklemeye başladı ecelini. Bu kaçıncı denemesi sayamamıştı ama en başarılı olanı buydu. “İşte, ışık göründü,” dedi ve aydınlandı bir an loş odası.
Halil’le ilk tanıştığı anı hatırladı. Çocuklar gibi mutluydu ama sonra terk edildi. Aniden ardına dahi bakmadan gitmişti. Üstelik onun adına çekilen paralarla, hayat bir yudum mutluluğu çok görmüştü ona. O yüzden ölümü en çok o hak ediyordu kendince, ölmeli ardına bile bakmadan gitmeliydi işte! Kafasının içinde dönen, onu boşluğa iten kaderinden kestirmeden geçip gitmeliydi. Uzakların daha uzak, yakınların tuzak olduğu bu diyardan… Gözlerini kamaştıran o ışığa alışsa da odasını loş ışığına tekrar takılmıştı bakışları. Siyah kar maskeli adam hunharca dağıtıyordu etrafı. “Azrail böyle görünüyor demek,” diye iç geçirdi: “Eee ruhumu öldüren de hırsızdı, canımı alan da hırsız gibi gelecekti elbet.” dedi. Der demez kusmaya başladı. Ölümde acıtıyormuş ya canını, maskeli adam durdu, çimen yeşili gözlerini dikti gözlerine. Müjgan aldı alacak canımı derken, siyah eldiveniyle parmağını gırtlağına kadar sokup “Kus kus çıkar içindekileri!” diyordu Azrail. Nasıl bir tezatın içindeydi? Canını alması gerekmiyor muydu? Yoksa yanlış adrese mi gelmişti? O bunları düşünürken içi dışına çıkmıştı. Bu defa adam maskesini çıkartıp, mutfakta tuzlu ayran çırpmaya başlamıştı. Bir bardak elinde gelip zorla içirtmişti ona. Ölüm meleği kararlıydı can almayacaktı o evde. Ayranı içirdikten sonra lavaboya taşıdı kendinden geçen kadını. Yüzünü elleriyle ova ova yıkadı. Saçlarını toplayıp kollarını ona açan kanepesine yeniden uzattı. Titriyordu Müjgan, ölüm gibi soğuktu vücudu. Battaniye ile iyice sardı evine değerli bir eşya bulurum umuduyla giren hırsız. Vicdanı yok değildi, onun da hayatı bayatlamıştı işte. Çektiği zorluklar sürüklemişti bu işlere ve kurtarması gereken minik bir bebek için bozmuştu “Bir daha hiç kimsenin malına el uzatmam,” diye ettiği tövbesini. İyice dinlendirip iyi olduğundan emin olduktan sonra sessizce açacaktı ki kapıyı, seslendi Müjgan: “Senin paraya mı ihtiyacın var?” diye, yüzünü mahcup bir edayla dönüp “Hiçbir şey almadım, istersen kontrol et sonra çıkarım.” dedi. “Hayır” dedi Müjgan “Senin paraya ihtiyacın var, benim ölmeye kiralık katilim olur musun?” son çaresi buymuş gibi düşünüyordu. “Ben ölünce sigortamdan
para alacak kardeşim. Ona vasiyet ederim, sana gönderir istediğin kadar para.” cazip bir teklifti, üstelik henüz doğmuş bebeğine ancak yurt dışından alabileceği ilaçları karşılardı. Fakat unuttuğu bir şey vardı, öksüz bebeği için hırsızlığın alasını yapabilirdi fakat bir canı alabilir miydi? Bunu hesap edememişti.
