
Her yaz tatilinde İstanbul’dan memleketimiz Malatya’daki köy evine doğru yola çıkardık. İstanbul’un kalabalık caddeleri geride kalır, yolun sonu Malatya’daki Battalgazi Kadıçayırı köyüne çıkardı. Bizim için yaz demek, kerpiç evin serinliği, kayısı ağaçlarının hışırtısı ve bitmek bilmeyen oyunlar demekti… Orada bağ bahçemiz vardı. Sonra uzunca bir süre memlekette kaldık. Neredeyse bütün bir mahalle akrabaydık. Köy evimizin karşısındaki evde Hacı Osman abim oturuyordu. Akşam serinliği çöktüğünde balkonlarda toplanırdık. Tam derin bir sohbete dalardık, aşağıdan tüyler ürperten bir ses yükselirdi:
“Aauuuuu!” Bir kurt uluması! Korku ile birbirimize sokulur, gözlerimizi karanlığa dikerdik. Sonra balkona “güm” diye bir ayakkabı düşerdi. Hacı Osman abi aşağıda kıs kıs güler, bizi hem korkutup hem eğlendirmenin gururuyla yukarı çıkardı. O korkunun içinde bile garip bir güven duygusu vardı. Gündüzleri meydan bizim kalemizdi.
Ramazan ve Ömer Ali… Mahallemizin ele avuca sığmaz, en aktif çocukları… Beş taşın zarafeti, misketin tıkırtısı ve yakar topun heyecanı ile günler geçerdi. Delinmiş topun içine taş doldurup mahallenin orta yerine bırakırlardı. Sonra pusuya yatarlardı. Ama top onların eline geçmeye görsün! Acımaları yoktu, topu öyle bir fırlatırlardı ki; kafamızda patlayan o topun acısı bile bugün burnumuzun direğini sızlatır. Her gün mahallede birinde bir sakatlık oluşurdu… Bayramdan bir gün önce arife gecesi avuçlarımıza koyu yeşil, mis kokulu kınalar yakılır, kına bozulmasın, yatağa bulaşmasın diye ellerimize çoraplar geçirilirdi. O gece uyumak ne mümkün! “Acaba kınam kıpkırmızı tutacak mı?” diye düşünürken parmak uçlarımın karıncalanması ile uykuya dalardım. Sabahın ilk ışıkları ile uyanır, ellerimizdeki çoraplarla su tulumbasının oraya koşar, kuzenlerimizle ellerimizi birbirimize gösterirdik…
“Bak, benimki nar gibi tutmuş!”
“Seninki daha çok tutmuş!”
Sabah seherin karanlığında köyümüzde bulunan erkekler camilere akın ederdi. Köyümüzün kadınları da sabah erkenden kalkar yemek yapmaya başlarlar. Cami çıkışında erkekler bayramlaşır çocuklar mahalleye doluşurdu. Babam camiden çıkan adamları evimize, yemek yemeye davet ederdi. Biz de bayram sabahları kahvaltı yapılmaz yemek yenirdi. Bayram yemeği yenir yenmez köyde bir hareketlilik başlardı. Köydeki bütün araç sahipleri araçlarını köy meydanına getirirlerdi. Biz köyün çocukları traktörün römorkuna doluşurduk. Böyle bir mutluluk olamaz… Tarifi imkânsız. Traktör sarsıla sarsıla mezarlığa doğru giderken, Bayram neşesini yüzümüze üflerdi. Bütün akraba mezarlıklarını ziyaret edip suladıktan sonra, dönüşte en büyük görevimiz başlardı.
“Şeker toplamak”. Çoğu bayram günlerinde ablamla bizi ikiz gibi giydirirlerdi. Sonra kapı kapı gezerdik. Biz çocuklar, süslü süslü bayram çantaları değil evdeki sağlam poşetlerden alırdık yanımıza. Çünkü biliyorduk ki Kadıçayırın cömertliği bir çantaya sığmazdı… İnanın bir an bile düşünmezdik bir çantamızın olmayışını. Çünkü biz madde de değil mana da huzur bulmuştuk. Kısacası umurumuzda bile değilmiş, aklımıza dahi gelmemiş.
Köyün sokakları o günlerde bambaşka kokardı. Her eve girdiğimizde dışarıya keskin bir limon kolonyası kokusu yayılırdı. Akşam eve döndüğümüzde yorgunluktan bitap düşmüş ama dünyanın en zengin insanıymışız gibi hissederdik. Elimizdeki poşetleri şangır şungur odanın tam ortasına boşaltırdık. O an savaşı kazanmış gururlu bir komutan edasıyla şeker dağının önünde durup eserimizle övünürdük. 🙂 Sonra teker teker kendi ganimetlerimizi saymaya başlardık.
“Bir, iki, beş, on, otuz, iki yüz kırk… Saydıkça mutluluğumuz artardı. Bayram ziyaretlerinin en merak uyandıran kısmı ise; köyün genç kızlarının bir odaya toplanıp biz çocukları yanlarına almamalarıydı. Girdikleri odada kapıyı arkalarından sıkıca kapatır, kahkaha sesleri ile biz de çok büyük merak uyandırırlardı. Biz küçükler ise kapı önünde kalırdık. Ne kadar uğraşsak da bizi o gizemli odaya almazlardı. İçeride dönen büyük sohbetleri, anlatılan sırları o kadar merak ederdik ki olsun bizim cebimizde şekerlerimiz, elimizde kınalarımız, oynayacak oyunlarımız vardı. Ama yetmezdi. İki kilo, dört kilo olmalıydı… Ertesi gün adaşım olan kuzenimle birlikte karşı köye gidip şeker toplamaya karar verdik. Bizim köyde şeker bitti, hadi karşı köye gidelim dedik. Kimseye haber vermeden o tozlu yolları aşa aşa diğer köye geçtik. “Boran köyü”.
Oradaki evleri gezerken zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız. Hedefe odaklanmıştık. Hava kararıp da yollar yabancılaşınca, o büyük zafer duygusunun yerini korku ve gözyaşı aldı. Güneş dağların ardında saklanmaya başlayınca içimizi bir ürperti sardı. O sırada bir mucize oldu.
Köyün imamı Süleyman Amca o emektar pikabıyla bizi yol kenarında buldu. Pikabın arkasına bindiğimiz zaman dünyalar bizim olmuştu. İçimize su serpilmişti çünkü beş dakikaya evdeydik. Ama durum hiç de istediğimiz gibi olmadı. Süleyman Amca ve eşi Kamile Yenge, yol üstündeki bütün evlerde oturup bayramlaştılar. Artık umudu kendimizden kesmiştik. Saati öğrenmek istemiyorduk. Kendi aramızdan mırıldanmaya başladık. Keşke yürüyerek gitseydik daha erken varırdık diye. Neyse ki Süleyman Amcalar son evin bayramlaşmasını bitirdikten sonra köye doğru yol aldık. Köyün girişindeki o büyük trafoya yaklaştığımızda, bizi bir “Karşılama komitesi” değil adeta bir “Mahkeme heyeti” bekliyordu.
Tüm köylü, akrabalar, kuzenler trafonun yanına toplanmıştı. Arabadan iner inmez yediğimiz o fırçalar hala dün gibi aklımızda… Köyün meydanında yürürken “Edep” dediğimiz şeyin eti kemiğe büründüğünü görürdük. Ramazan Amca mesela… Babamın kuzeniydi. Torun torba sahibi bir adam olmasına rağmen, babamı uzaktan gördüğünde elindeki sigarasını avucunun içinde söndürecek kadar büyük bir saygı beslerdi. Bizi görür görmez zihnimizi taze tutmak ister gibi:
“Söyle bakalım, altı kere beş?” diye sorardı. Hepimizi kucaklayan bir şefkat vardı onda. Çoğu zaman gurbete gider orada çalışır birkaç ay sonra ailesini ziyarete gelirdi. Eşi dünyanın en güzel şefkat pamuğu, güler yüzden oluşan, esmer yengemiz… Köyün her köşesinde ayrı bir değer otururdu. Hacı Amca sakalları ile tıpkı bir “Nur Dede” gibiydi. Bin düşünür bir konuşurdu. Her kelimesi bir hayat dersi değerindeydi. Hemen yan tarafımızda ise İsmail Amca…
Onun yürüyüşü bile farklıydı, sanki bir kütüphane canlanmış yürüyor. Öyle vakur, öyle bilgili. Ama o ağır başlığının yanında bizi gördüğünde gözlerimizden öpe öpe bitiremezdi. Aşağı mahallede ise mütevazılığın yaşayan temsilcisi Mehmet Abimiz vardı.
Mehmet Adıyaman
Güler yüzüyle içimizi ısıtan adam. Mehmet abinin babası Hacı Yusuf Amca ise bembeyaz sakalları ve yanından ayrılmayan koyunları ile tam bir masal kahramanıydı. Yanına yaklaştığınızda duyduğunuz koku, cennetin yeryüzündeki gölgesi gibiydi.
Soframızın bereketi, babamın gönlü…
Evin asıl neşesi ve direği ise babamdı. Onun gönlü öyle genişti ki; büyüğü ile büyük olur küçüğü ile çocuklaşırdı. Cuma namazı çıkışında ya da akşam cami çıkışında kimi görse evimize buyur ederdi.
“Buyurun buyurun! Yemek hazır, hadi çaya. Kızım! Bir çay koy, misafirler geliyor” derdi. Okumamız için elinden gelen her şeyi yaptı. Öyle ileri görüşlü, öyle düşünceli… Bu dönem köyde çocuklarını okula yollamayan insanlar vardı ama babam için her zaman kendi düşüncesi, çocuklarının iyi olması bütün düşüncelerin üstündeydi. Rabbim birini bin etsin babam. Rabbim seni darda koymasın.
Kuzenim Âdem
Bazı günler uyanık sesi yankılanırdı mahallede. Sesi de yüzü de Alişan’ı andırırdı; bize türküler söyler, o yanık sesi yüreğimize işlerdi.
Cemal Amcamız
Güldüğü zaman gözleri kısılan, tıpkı Barış Manço’yu andıran.
Ramazan Dayımız
Koltuğunun altına koca bir karpuzu koyup nefes nefese bize getirirdi. O karpuz sadece bir meyve değil, akşamın neşesi, paylaşmanın simgesi idi.
Hasan Dayımız vardı bir de.
Gözleri dünyayı görmezdi ama çaya olan aşkı her şeyi görürdü. İnce belli bardağı kabul etmezdi. Koca çay bardağı ile ancak tatmin olurdu. Bardağı diliyle yoklardı. Sıcaklığını test ettikten sonra büyük bir sevgi ile yudumlardı çayını.
Ayşe Han Yengemiz...
O tek odalı dünyasında sessiz bir ada gibi yaşardı ama kalbi tüm köye yeterdi. Bir kedisi vardı sürekli eteğinde dolaşan. Biz çocuklara şefkatle davranırdı. Hiç çocuğu olmamıştı ve eşi çok genç yaşta vefat etmişti. Şimdi hepimiz birer birer büyüdük. Rüzgârın önüne düşen yapraklar gibi bir tarafa savrulduk. Her birimiz kendi hayat mücadelemizin içinde, şehirlerin gri duvarlar arasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Köyün o tozlu yolları, kınalı ellerimiz, şeker dolu poşetlerimiz ve gidenlerimizin kokusu. Hepsi artık zihnimizde birer fotoğraf karesi. Arada bir gözlerimizi kapattığımızda Kadıçayır’ın içinden bir traktör sesi geçiyor. Hacı Osman Abinin kahkahası duyuluyor ve Hasan Dayı’nın çay kaşığı tıkırtısı sessizliğe karışıyor.
Biz büyüdük ve dünya kirlendi. Ama o kına kokulu bayram akşamları, kalbimizin en temiz köşesinde sonsuza dek kalacak. Rabbimden ölmüşlerimize rahmet. Kalanlarımıza selamet diliyorum.
