Okuryazarkitaplar
DenemeEdebiyatManşet

Bir Karşılaşma ve Farkındalık

Havva GENÇ

Bir gün, gündelik hayatın o bildik koşturmacası içinde, kalabalık bir otobüste buldum kendimi. Sallanarak ilerlerken, uzun zamandır görmediğim bekar bir arkadaşımla karşılaştık. Ayaküstü sohbet ederken konu çocuklara geldi. Çocukların yaşlarını duyunca yüzünde o çok tanıdık, hafif acıyan, hafif teselli eden ifade belirdi ve o iki kelime döküldü dudaklarından: “Büyümüşler, Allah yardımcın olsun…”

O an, sanki otobüsün içindeki tüm sesler sustu ve zihnimde derin bir sessizlik kapısı aralandı. Arkadaşımın bu cümlesi içimde ne bir öfke yarattı ne de onunla bir savaşa girme isteği. Aksine, o cümle benim için gökten düşen bir ayna oldu. İçimdeki o derin hakikati görebilmem için bana sunulmuş muazzam bir vesile, bir nasipti.

O iki kelimenin aynasına bakarken, zihnim hızla geriye sarıldı. Biz anneler olarak ne büyük bir yanılsamanın, ne kadar büyük bir egonun içindeydik öyle? Çocuklarımızı yediriyor, içiriyor, giydiriyorduk diye onların biyolojik olarak büyümesinde gerçekten bir etkimiz olduğunu mu zannediyorduk? İçerideki o muazzam bedensel mucizelerin, hücrelerin bölünmesinin, kemiklerin uzamasının üzerinde zerre kadar hükmümüz yokken “Ben büyütüyorum” kibrine düşmek ne büyük bir gafletti. Oysa biz sadece bize verilen bir nimeti paylaşıyorduk. Onları asıl büyüten, her gece uykularında zerre zerre, hücre hücre işleyen sistemin kendisiydi. Allah’tı. Bunu fark ettiğim an, omuzlarımdaki o ağır “her şeyi ben yönetmeliyim” yükünün hafiflediğini, yerini huşû dolu bir teslimiyete bıraktığını hissettim.

Sonra arkadaşımın yüzüne, onun o temiz niyetine baktım. Kolektif sistemin, modern dünyanın insan zihnine üflediği o dumanı gördüm. Henüz anne olmamış bir kadın bile çocuk sahibi olmayı sadece bir “yük” bir “problem” hayatı kısıtlayan bir “engel” olarak kodlamıştı zihnine. Bunu fark etmek kalbimi acıttı. Çünkü bu daracık pencereden bakanlar, çocuk büyütmenin o çok boyutlu mucizesini ıskalıyorlardı.

Pedagojinin ve analitik psikolojinin o derin dehlizlerine doğru genişledi tefekkürüm… Biz kadınlar bir araya geldiğimizde, evlatlarımız yanı başımızda yokmuşçasına rahatça yaptığımız o sitemli konuşmaları düşündüm. “Bu ay çok zor geçti”, “Laf dinlemiyor”, “Beni bitirdi” gibi şikayetlerin, o sırada kendi oyununa dalmış gibi görünen bir çocuğun ruhuna nasıl sızdığını hissettim. Çocuklar kelimeleri mantıklarıyla analiz edemezler ama enerjiyi ve hissi bir sünger gibi emerler. O ortamda konuşulan her sitem, çocuğun bilinçaltında kelimelere dökülmeyen ama çok derinden hissedilen o ağır soruya dönüşür. “Ben bu hayatta bir dert miyim? Annemin sırtında bir tasa mıyım?”

İşte analitik psikolojinin bahsettiği o “kolektif gölge” tam da burada devreye giriyordu. Çocuk, her gelişim etabında (yürümeyi öğrenirken, okula başlarken, ergenliğe adım atarken) annesinin yüzünde ve çevreyle olan konuşmalarında hep aynı “zorluk” ve “dert” onayını gördükçe, içindeki o soru kesin bir inanca dönüşür. Kendi varlığının annesinin konforunu bozan, onun hayatını zorlaştıran bir “işgal” olduğunu zanneder. Bu döngü kırılmadığında ise pedagojinin en korktuğu senaryo gerçekleşir: O saf emanetler büyüdüklerinde, kendilerini dünyaya ait hissetmeyen, sürekli “Ben bir yüküm, bir fazlalığım” duygusuyla kıvranan, öz değer duygusu zedelenmiş ve köklenememiş yetersiz yetişkinlere dönüşürler.

Aslında çevreye veya çocuklara yönelttiğim o anlık şikayetlerin altında çocuğun davranışı değil, o davranışın benim içsel dengemi ve konforumu sarsma hızı yatıyordu. İlkel egom devreye giriyor, anlık kurtarma refleksleriyle sakin kalmak yerine o anki krizden kaçmaya çalışıyordu. Oysa çocuklarımız, bizim bu hayattaki en şifalı aynalarımızdı. Onların büyüme sancılarını, öfkelerini, sevinçlerini izlerken aslında kendi sisler ardında kalmış, hatırlamadığımız o çocukluk yaşlarımıza şahitlik ediyorduk. Onların bir kriz anında, ananevi otomatik tepkilerle susturmak yerine sakin kalmayı seçtiğimizde kendi çocukluğumuzda “olmamış” ihtimalleri onlara yaşatıyor, böylece kendi içimizdeki yaralı çocuğu da şifalandırıyorduk. Hayatı sadece kendi tek boyutlu penceremizden yaşayıp gidecekken, onlar sayesinde geçmişi, bugünü ve geleceğini aynı anda seyrediyor, varoluşu çok boyutlu deneyimliyorduk.

Otobüsten indiğimde, içimde upuzun bir şükür cümlesi vardı. Ne arkadaşımın getirdiği o aynayla savaşmıştım ne de onu ötekileştirmiştim. Sadece onun vesilesiyle kendi içimin derinliklerine yürümüş, ilkel egonun anı kurtarma telaşlarından sıyrılıp, emanetlerime bakacak o bilgece sakinliği bulmuştum. Hayatın bana sunduğu bu harika fırsatı artık gözden kaçırmayacak, onların ruhuna “yük” değil, “mucize” oldukları hissini üfleyecektim.

 

Gelelim madalyonun diğer yüzüne, o aynanın tam merkezinde duran kendime… “Arkadaşım bana bir ayna tuttu” derken, aslında o aynada ilk gördüğüm şey kendi gölgelerim oldu. Kim bilir bugüne kadar o şikâyet eden, sitem üreten kolektif çarkın dönmesine kaç kelimeyle, kaç iç çekişle hizmet ettim? Ettim, biliyorum, hem de çok eminim.

İçimde bastıramadığım o öfke patlamaları, “Ben iyi bir anne değilim, yetişemiyorum” diyen o keskin yetersizlik hissi kapımı her çaldığında, faturayı gizliden gizliye çocuklarıma kestim. Bazen ruhum o kadar yoruldu ki onlarla gerçekten bağ kurmakla, o derin gelişimsel fırtınalarla uğraşmak istemedim. Kendi hayatımda atmam gereken adımları ertelediğimde, kendi bireysel alanımı kurmayı beceremediğimde, kendime en konforlu, en meşru sığınak olarak hep çocuklarımı öne attım. “Çocuklar var, onlardan fırsat kalmıyor ki…” veya

“Çocuklar beni çok tüketiyor, bir şey yapacak hâlim mi var?” diyerek onları kendi ataletimin, kendi korkularımın bahanesi yaptım. İlkel egom, kendi konforum bozulmasın ve kendimle yüzleşmeyeyim diye suçu o saf emanetlerin üzerine yıktı. Onları kendi yapamadıklarımın önünde birer “engel” gibi konumlandırdım.

 

Bunun üzerine her şeyden önce derin bir yüzleşme ve samimi bir kabul gerekiyor insana. Kendi davranışlarının sorumluluğunu yavaş yavaş, hazmede hazmede alabilmek… Ve çocuklarımızın da bu yolculukta hem bizimle birlikte yürüyen hem de kendi benzersiz alemlerinde var olan birer yolcu ve tanık olacakları bilincini inşa etmek. Mükemmel olmayı beklemeden düşe kalka, ama her daim sevgiyle…

İlgili Haberler

Düğün 2. Bölüm

KÜBRA ÇAKAR

Anneler Günü Hikayesi

okuryazarkitaplar

Empati ve Zihin Kuramı – P4c/4

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...