
Türkiye’de son yıllarda yaşanan tartışmaların merkezinde sadece siyaset değil, aynı zamanda ahlak, kültür ve toplumsal değerler yer alıyor. Toplumun temel dinamiklerini oluşturan aile, inanç, gelenek ve milli değerler her geçen gün daha fazla sorgulanırken, sosyal medya üzerinden yürütülen algı operasyonları genç nesiller üzerinde ciddi etkiler bırakıyor.
Bir zamanlar farklı düşüncelere saygı, demokrasinin ve özgürlüğün temel şartı olarak görülürdü. Bugün ise başörtülü bir anneye veya genç bir kıza hakaret etmeyi özgürlük zannedenler ortaya çıkıyor. İnsanların inançlarıyla, yaşam tarzlarıyla veya tercihleriyle alay etmek çağdaşlık değil, düpedüz tahammülsüzlüktür.
Ülkemizin en büyük sorunlarından biri, düşünce özgürlüğü ile değer düşmanlığının birbirine karıştırılmasıdır. Toplumu bir arada tutan manevi bağlar küçümsenirken, her türlü yozlaşma ilericilik adı altında pazarlanıyor. Oysa medeniyet; sadece teknoloji üretmek değil, aynı zamanda ahlak, edep ve saygı üretmektir. İlim ve irfanla desteklenmeyen bir anlayış, topluma huzur değil kutuplaşma getirir.
Yerel yönetimlerden merkezi yönetime kadar her kademede şeffaflık ve hesap verebilirlik bekleyen vatandaşlar, yolsuzluk iddialarının ve siyasi çekişmelerin gölgesinde gerçek sorunların geri plana atıldığını görüyor. Millet, ideolojik kavgalar değil; adalet, liyakat ve hizmet bekliyor.
28 Şubat’ın üzerinden yıllar geçti. Ancak o dönemin zihniyetini hatırlatan söylemler zaman zaman yeniden karşımıza çıkıyor. Geçmişten ders almak yerine aynı hataları farklı yöntemlerle tekrarlamak, Türkiye’ye zaman kaybettirmekten başka bir işe yaramaz.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; birbirini düşman gören kamplar değil, ortak değerlerde buluşabilen güçlü bir toplumdur. Farklılıklarımızla birlikte yaşamanın yolunu bulamazsak, sosyal medya gürültüsünün içinde gerçek sorunlarımızı konuşamaz hale geliriz.
Türkiye’nin geleceği; kutuplaşmada değil, birliktedir. Hakarette değil, saygıdadır. Algıda değil, hakikattedir.
