Okuryazarkitaplar
DenemeEdebiyatManşet

 Sessizliğin Kumaşı

Sevim YENİGÜN

    İnsanlık sözü icat etmeden önce de bir dili vardı dünyanın; işaretlerin, sezgilerin ve jestlerin dili. Ancak kelimeler erkeklerin kurduğu yasalara, mahkemelere ve meydanlara mülk edildiğinde kadınlar kendilerine yeraltında, ev içlerinde ve bakış boşluklarında bambaşka, görünmez bir alfabe inşa ettiler. Bu, sessizliğin değil, sesin ötesindeki bir yoğunluğun dilidir.

     Annelerin tek bir göz süzüşüyle dünyayı titrettiği, kadın arkadaş gruplarında havada uçuşan mikro jestlerin birer kod oluşturduğu, farklı etnik kökenlerden kadınların aynı hamur teknesinin başında kelimesiz anlaştığı bu imparatorluk; tarihin, psikolojinin, mitolojinin ve sosyolojinin en dip akıntısını oluşturur.

Dokumanın ve ağın kadim dili mitolojik düzlemde kadının sessiz iletişimi, kaderi ören ve dünyayı birbirine bağlayan iplerle sembolize edilir. Yunan mitolojisinde kader tanrıçaları Moiralar, (ya da Roma’da Parcae) insanlığın ömrünü iplerle eğirir, ölçer ve keserler. Onlar konuşmazlar, sessizce dokurlar. Kuzey mitolojisindeki Nornlar da benzer bir dilsiz bilgelikle kökleri sular. Kadınların tarih boyunca eğirdiği yün, dokuduğu halı ve kilimler, aslında erkek egemen dünyanın okuyamadığı gizli birer metindir. Kırsal kesimlerde veya göçebe topluluklarda bir kadının kilime dokuduğu “eli belinde”, “saç bağı” veya “pıtrak” motifleri, onun evlilikteki mutsuzluğunu, özlemini, doğurganlığını ya da isyanını kelimeler olmadan topluma ilan etme biçimidir.

Konuşması yasaklanan, sesi kamusal alandan silinen kadın; sessizliğini ilmek ilmek bir haykırışa dönüştürmüştür. Kırsalın çapa ritmi ve etnik ortaklık sosyolojik açıdan bakıldığında sessiz iletişim, baskı altındaki grupların hayatta kalma mekanizmasıdır. Kırsal kesimde tarlada çapa yapan, imece usulü kışlık hazırlayan kadınların yan yana gelişinde bir “beden senfonisi” vardır. Farklı etnik kökenlerden, dillerden gelseler bile yan yana oturan iki kadının, bir bebeğin ağlamasına verdiği refleks, hamura şekil verirken elden ele aktarılan o ritim, kelimelerin sınırlarını un ufak eder. Etnik farklılıklar dil düzeyinde duvarlar örerken kadının bedensel belleği (kadınsal çile, doğum, yas, üretim) o duvarları yıkar. Bir Doğu Anadolu köyündeki ağıt yakan kadının göğsüne vuruş ritmi ile bir Balkan köyündeki kadının sallanışı, acının evrensel ve sessiz koreografisidir. Bu, beden sosyolojisinin en saf hâlidir.

Annelerin bakışı ve kız kardeşlik kodu psikolojide, sözsüz iletişimin gücü malumdur ancak kadınlar arası iletişimde bu, bir “mikro-dil” uzmanlığına dönüşür. Misafirlikte yaramazlık yapan bir çocuğun, annesinin göz bebeğinin milimetrik bir büyümesiyle veya kaşının hafifçe yukarı kalkmasıyla aldığı o mutlak “komut”, hiçbir pedagoji kitabının açıklayamayacağı bir derinliğe sahiptir. O bakışta şiddet değil; nesiller boyu aktarılan bir otorite, bir sınır ve toplumsal uyum şifresi gizlidir.

Bir masada oturan kadın arkadaş grubunu izleyin. Bir erkeğin odaya girmesiyle ya da bir konunun açılmasıyla saniyeden daha kısa sürede gerçekleşen göz teması transferleri, hafif bir omuz hareketi veya bardağı tutuş biçimi; koca bir paragraf dolusu eleştiriyi, uyarıyı ya da dayanışmayı saniyeler içinde odada dolaştırır. Erkek egemen bir dünyada kadınlar, avcıların gözü önünde hayatta kalmaya çalışan canlılar gibi kendi aralarında frekansı sadece kendilerine ayarlı bir telsiz ağı kurmuşlardır.

Kadın yazarlar ve şairler, eserlerinde sadece hikâye anlatmazlar; satır aralarına, sadece başka bir kadının kalbiyle okunduğunda deşifre edilebilecek sırlar yerleştirirler. Virginia Woolf, Deniz Feneri adlı romanında Bayan Ramsay’in sessiz oturuşlarını, iç dünyasındaki o devasa sessiz konuşmaları anlatırken aslında kadının dış dünyaya gösterdiği yüzün arkasındaki o dipsiz okyanusu fısıldar. Bizim edebiyatımızda Leylâ Erbil, dildeki eril ve düz çizgisel yapıyı bozarak, noktalama işaretlerini altüst ederek kadın zihninin o parçalı, sezgisel ve çok sesli sessizliğini yazıya dökmüştür. Şair Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk’ ta kadınca bir varoluş sızısını öyle bir dille anlatır ki okuyan her kadın onun aslında bir “imdat çağrısı” değil, gizli bir özgürlük paktı olduğunu anlar. Didem Madak, o muazzam şiirlerinde mutfak tezgâhıyla, çamaşır ipleriyle ve mahalledeki kadınlarla konuşurken aslında hayatın ağırlığı altında ezilen tüm kadınlara “Yalnız değilsiniz, mutfağımız bir, yaramız bir” diye fısıldar:

“Siz aşktan n’anlarsınız bayım?

Bir kadının çantasındaki gizli cepten n’anlarsınız?”

Bu dizeler, tam olarak o sessiz, erkeklerin asla erişemeyeceği saklı odaların ilanıdır.  Kelimeler çoğu zaman dünyayı bölmek, sınırlandırmak ve yönetmek için kullanıldı. Kadınların sessiz iletişim dili ise birleştirmek, iyileştirmek ve korumak için var oldu. Bir kadının diğerinin omzuna sessizce koyduğu el, bir annenin çocuğuna fırlattığı o koruyucu bakış, bir şairin dizesindeki o isyankâr boşluk; dijital çağın gürültüsüne ve erilliğin sert sesine karşı direnen en büyük güçtür. Çünkü en derin sırlar konuşulmaz, onlar sadece aynı ritimle atan kalpler arasında fısıldanır.

İlgili Haberler

Bize Allah Yeter

okuryazarkitaplar

Yunus Emre

okuryazarkitaplar

8 Madde İle Yazının En Zarif Hali Hat Sanatı

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...