
Ahmet ile Leyla, edebiyatın içinde nefes alıp veren iki ruhtular. Akşamları eski koltuklarında oturur, sigara dumanı arasında Nobel tartışmaları yaparlardı. “Bu yıl Pamuk hak etmişti ama şu İtalyan…” derdi Ahmet. Leyla kaşlarını çatar, “Hayır canım, o Kolombiyalı almalıydı, büyüsü bambaşka.” diye karşılık verirdi. Tartışmaları hiç bitmez, öpücüklerle son bulurdu. Edebiyat onları hem birleştirir hem de birbirine karşı silah verirdi.
O akşam, ortak arkadaşları Can ve Ece’nin evlilik yıldönümü davetindeydiler. Ahmet aylardır hazırlanıyordu. Yüzük, kadife kutusunda cebinde duruyordu; tam da pastanın kesildiği anda diz çökecek, “Leyla, bu öyküyü birlikte yazalım,” diyecekti. Heyecanla bekledi. Kapı çaldı. Leyla girdi. Kırmızı, kısa bir elbise. Bacakları ortada, omuzları çıplak. Ahmet’in yüzü dondu.
“Bu ne?” diye fısıldadı daha merdivenlerde. “Düğün değil, yıldönümü ama…”
Leyla gözlerini devirdi. “Yine mi? Kıyafetime mi karışıyorsun Ahmet? Senin o geri kafalı kurallarınla beni boğma.”
Tartışma büyüdü. Leyla sesini yükseltirken Ahmet’in “Öyle giyinirsen herkes bakar” cümlesi ağzından kaçtı. Leyla’nın gözleri doldu, öfkeyle parladı.
“Bul o zaman kendi inançlarınla birini! Benim kararlarıma karışamazsın. Ben özgürüm!”
Kapıyı öyle bir çarptı ki evin camları titredi. Ahmet pencereden baktı. Leyla öfkeyle, dikkatsizce karşıya geçiyordu. Farlar… Fren sesi… Çarpma… Vücudu havada kısa bir an asılı kaldı, sonra yere yığıldı. Ahmet dondu kaldı. Sonra merdivenleri ikişer ikişer indi, koştu. Leyla’nın yanında diz çöktüğünde, gözleri açıktı ama çoktan gitmişti. Elinde hâlâ telefon vardı; son mesajı yarım kalmıştı: “Geliyorum, sakin ol…”
Hastanede, cenazede, defin sırasında Ahmet’in aklı sadece bir cümledeydi: Keşke o elbiseyi giymemesini söylemeseydim.
İlk intihar girişimi definden üç hafta sonra oldu. Uyku hapları. Uyandı. İkinci kez, bileklerini kesti. Hastaneden yine çıktı. Üçüncü kez, arabasını köprüden aşağı sürmeye kalktı. Direksiyon son anda kırıldı, araç bariyere çarpıp durdu. Her seferinde aynı şeyi düşündü: Leyla beni affetmiyor. Görmek istemiyor. Bu yüzden bırakmıyor beni buraya.
Üç ay boyunca bu döngü sürdü. Sonra 2-3 yıl… Zamanın rengi soldu. Ahmet ruh gibiydi. Yemiyor, içmiyor, sadece pencereden boş boş bakıyordu. Tek heyecanı, her ekimde Nobel duyurusuydu. Kazananın adını görür görmez hafifçe gülümsüyor, sonra tekrar boşluğa gömülüyordu. Arkadaşları önce aradı, sonra vazgeçti. Annesi ve babası arada bir yemek bırakıp gidiyordu. Konuşmuyorlardı bile. Konuşacak ne kalmıştı ki?
Bir akşam, artık dayanamadı. “Böyle olmayacak,” dedi kendi kendine. İntihar da çözüm değildi. Leyla’nın kapısını çalıp durmak, onu rahatsız etmek olurdu. Rahatsız etmek… Ölmüş birini rahatsız etmek. Bu düşünce bile ironikti.
O gece sarhoştu. Masaya bir kâğıt, bir kalem koydu. Titreyen parmaklarla yazdı:
“Bu yıl seni özlemekten Nobel’i ben alacağım.”
Kâğıdı katladı, cebine koydu. Leyla’nın mezarına gitti. Toprağı elleriyle kazdı, kâğıdı derin bir yere gömdü. Eve nasıl döndüğünü hatırlamıyordu. Sadece üstünü çıkardı, uzun uzun duş aldı. Duştan çıkınca neden parfüm sıktığını kendi de bilmiyordu. Belki Leyla’nın sevdiği kokuydu. Belki de bu kez insan gibi kokmak istemişti. Bir sigara yaktı, söndürdü. Yatağa uzandı.
Rüyasında elinde beyaz bir gül vardı. Leyla’nın eski evinin kapısındaydı. Tıkladı. Kapı açıldı. Leyla oradaydı. Hâlâ o tavırlı hâliyle, kaşları çatıktı ama kapı dışarı etmedi. Sessizce kenara çekildi, girmesini işaret etti. İçeri girdiler. Televizyon açıktı. Sunucu heyecanla konuşuyordu: “Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü… Ahmet Yılmaz’a!”
Ahmet ekranda kendini görüyordu. Kürsüdeydi. Konuşuyordu. Hatırlamadığı, hiç yazmadığı bir konuşma:
“Bu ödülü Leyla’ya borçluyum. Onu özlemekten, her gece onun yokluğunda cümleler kurmaktan, her kelimemde onun adını aramaktan… Ona söz vermiştim. Seni özlemekten Nobel alacağım
Leyla… Rüyada hafifçe gülümsedi. İlk kez.
Sabah telefon çaldı. Arkadaşları… Cevap yok. Öğlene kadar aradılar. Akşama doğru annesiyle babası endişelenip eve geldiler. Kapıyı açtıklarında yatak odasında Ahmet’i buldular. Buz gibiydi. Yüzünde tuhaf, ironik bir gülümseme vardı. Sanki son anda bir şey anlamış gibi.
Mezarlıkta, Leyla’nın taşının hemen yanında yeni bir mezar açıldı. İkisinin mezarları yan yana duruyordu. Rüzgâr estiğinde, toprağın altından bir kâğıt parçası hafifçe kıpırdadı. Üzerinde hâlâ o cümle yazılıydı.
Bu yıl seni özlemekten Nobel’i ben alacağım.
Kimse okumadı. Ama belki, çok derinlerde, Leyla duymuştu. Ve Ahmet, nihayet, o kapıdan girebilmişti.
