
Selam olsun inşiraha, yolumu bulamadı hâlâ. Toplamış evimi, koymuşum bir kervancı yoluna. Al beni buralardan Yâ Rab! Ar geliyor dünya ruhuma.
Gerek yok “her sözü bir veda”ya; ayrılık kızgın nâr oldu yanıyor, nefessiz kalmış gönül sahramda.
Araf’a mı, Sina’ya mı yoksa Hira’ya mı? Nereye çıksın bu berduş ayaklarım? Çatlamış, kaderin yokuşlarından kabuk bağlamaz veballerim. Kanıyor hâlâ kurt düşmüş veralarım.
Söyle İshak’a, Hacer’e “Ağlıyor İsmaillerim susuz kaldı çölde.” de. Ölümü ana kokusu sanıyor, sinesine sarılıyor.
Yâ Rab, sahibim nerede?
Nerede zemzem, nerede adaklar?
Her bayram benim İsmaillerimi kör bıçakla boğazlarlar.
Meryem oldu her sükutum nida nida sel oluyor gönül yurdum. Şu ay karanlığında bir yol buldum. Sen’i arar dururum.
Güneşe ve aya, direksiz tuttuğun arş-ı semaya sor çaresizliğimi anlatsınlar Yunus’un karnındaki bekleyişimi. Hayli zaman oldu, nerede Mevlânâ? Sûr mu üflendi kulaklarına? Bir selam da gelmiyor Cennet-ül Kübra’dan.
Yâ Rab, kalmışım yol ortasında. Türlü türlü haydutlar yuva kurmuş hanlarda. Dörtnala koşturuyor cellatlar rüzgâr feryatta, pusu kurmuş hendek hendek, Yâ Rab, Hızır ne vakit gelecek? Yedi başlı ejderhalar kanımın kokusunu almış, kırk günlük yoldan geliyor gafletin zifiri karanlığı. Toprak desen beni yutmaya yüz tutmuş. Yaslanmışım bir tevekkül ağacına, Nur-ı Muhammedi’nin “Beni kime bıraktın Rabbim?” dediği yerdeyim.
Yâ Rab hâlden âlâ hâlsizliğim, sözden âlâ sessizliğim. Ben seninle olduktan sonra umurumda değil kimsesizliğim!
Heyhat! Evvelki geceydi, bir habercin geldi. Söyle n’olur, fermanın ne idi?
Ayakta duruyordu ikisi de Cebrail’di…
Söyle Yâ Rab, duyamadım emrin ne idi?
Gönlüme fısıldıyor sarhoş bir maşuk,
Beyhude imiş fazlaca tedbir eylemek,
Bir kulun kârı değildir takdiri tebdil eylemek..
Sana bıraktım Yâ Rab ezel de senin, ebed de…
Sana bıraktım Yâ Rab
Haddime değil kader yazmak.
Vesselam.
