Yazar – Semra Çavuşoğlu
Derya, küçük bir Anadolu kasabasında yaşıyordu. Okumayı, yazmayı ve kitapların kokusunu çok seviyordu. Çeşitli kalemlerden oluşan kalem koleksiyonu ve çocukluğundan beri harçlıklarıyla aldığı yüzlerce kitabı vardı. Odasının bir köşesinde kendince düzenlediği mini bir kütüphanesi oluşmuştu. Hayali, büyüyünce öğretmen olmak, topluma kültürlü çocuklar yetiştirmekti. Hatta bir gün kendi kitabını yazmaktı. Ailesi başta olmak üzere çevresindeki herkes, “kız kısmına okumak yakışmaz, kız başına o kadar okusan ne olacak? Zaten evleneceksin.” diyerek hayallerini küçümserdi. Kasabanın hemen hemen tamamı bu cümleleri o kadar çok kuruyordu ki Derya da zaman zaman kendi düşüncelerine şüpheyle bakıyordu.
Bir gün annesi ile babasının yan odada konuşmalarına şahit oldu. Babası: ‘’Bu kız fazla hayal kuruyor, çok okuyor.” sözüne karşılık, annesinin de “evet, ben de aklının karışmasından korkuyorum.” dediğini işitti. Derya, bir türlü anlam veremiyordu, bu dar zihniyete. Okumanın zararı, okumamaktan daha mı fazlaydı? Kahkahası yüksek olsa ayıplanıp susturulur, sokağa tek başına çıksa arkasından bakan gözler sanki sırtına saplanır, fısıltılar duyulurdu. Çocukken bile sokakta koşsa “kız kısmı fazla koşmaz.” sözleriyle durduruluyor, biraz sesli gülse, “kız kısmı fazla gülmez.” sözleriyle de susturuluyordu. Annesi hep “kızım başını eğ, çok dikkat çekme.” derdi. Oyunlarda bile hep ikinci planda olmayı öğrendi. Oysa Derya’nın gözleri gökyüzünde, denizde ve doğadaydı, hayalleri ise kitaplardaydı. Kasabada şiddete uğrayan, aldatılan o kadar çok kadın vardı ki hepsi de kaderlerine razı bir şekilde mutsuz mutsuz yaşıyorlardı. Çok azı da eşlerinin içkisi, kumarı, şiddeti olmadığından şikâyet etmeye haklarının olmadığına inandırılmış, toplum tarafından mutlu olmaları beklenmiş kadınlardı. Böylece hayatlarının amacını bulamayan kadınların en büyük derdi, sadece kocalarına hizmet etmek, çocuklarını da bu zihniyetle yetiştirmek oldu. Ama o asla onlardan olmayacaktı, olamazdı. Bu zihniyetle baş edemediğinden öfkesini kâğıtlara döküyor, geceleri gizli gizli yazıyordu. Babası, “kadının yeri evidir.” dediğinde o defterine şu satırları ekledi “beni eve kapatsanız da içimdeki kelimelere asla zincir vuramazsınız.” Kızlar ergenlik çağına geldiğinde evlendirilir, göğüsleri tomurcuklanmaya başladığında evlerine bir bir görücüler gelirdi. Derya da ergenlik çağındaydı ve içindeki sesi susturamıyor, çaresiz susuyordu. Genç kız olduğunda baskılar artmaya başladı. Aslında annesi ve babası ona içten içe imreniyor fakat “El âlem ne der?” endişesiyle onu desteklemiyorlardı. Neyse ki Derya, onları çok zor da olsa okumasına izin vermeleri için ikna etti. Yıllar geçti, Derya’nın içindeki ses tüm zincirleri kırdı. Öğretmen oldu. Öğrencilerine sadece ders değil, özgürlüğün ve erdemli insan olmanın önemini de anlattı. Çocukluğundan beri yazdığı defterini sonunda bir yayınevine ulaştırdı. Kitabı basıldı. İmza gününde ise karşısında kadınlar, genç kızlar vardı, gözlerinde umut ışığıyla. Derya, konuşma yaparken duygulandı ve “ben susturulmuş bir kız çocuğuydum ama içimdeki ses susmayı hep reddediyordu. Şimdi o ses sizin sesinizle birleşiyor.” dedi. Coşkulu alkışları görünce artık yalnız olmadığını anladı. Böylece onun hikâyesi, toplum baskısına direnip kendi ışığını yakan kadınların hikâyesine dönüştü.
Editör – Kübra Çakar
