
İkinci el eşya satan eskici dükkânının tozlu penceresinde kimsenin yüzüne bakmadığı küçük, yamru yumru bir kaktüs yaşardı. Diğer çiçekler gibi zarif yaprakları, etrafa saçtığı büyüleyici bir kokusu yoktu. Üstelik kendine yaklaşan herkese batan sert, acımasız dikenlerle kaplıydı.
Dükkân sahibi ihtiyar amca, onu sadece hayatta kalacak kadar sular, sonra bir kenara bırakırdı. Kaktüs ise kendi içinde sessizce konuşurdu: “Benim görevim korumak.” derdi. “Dışım ne kadar sertse, içimdeki özü o kadar iyi saklarım.”
Bir gün dükkâna, gözlerinde hüzün olan küçük bir çocuk girdi. Diğer parlak objelerin, gümüş bibloların yanından geçti ve doğruca o tozlu köşedeki kaktüsün önünde durdu. Elleri kaktüse uzandığında ihtiyar bağırdı: — “Dikkat et evlat! Canını yakar, o sadece dikenlerden ibaret.”
Çocuk durmadı. Parmak uçlarını kaktüsün saksısına değdirdi ve fısıldadı: — “Biliyorum. Ama o sadece kendini korumaya çalışıyor. Kimse onu sevmek amacıyla dokunmadığı için bu kadar sivri kalmış.”
Çocuk kaktüsü aldı ve evine götürdü. Onu pencerenin en çok güneş alan köşesine koydu. Ona ne süslü sözler söyledi ne de her gün sulara boğdu. Sadece her sabah yanından geçerken ona gülümsedi ve varlığını fark ettiğini hissettirdi.
Haftalar geçti. Bir gece yarısı, kaktüsün o sert ve gri gövdesinde bir hareketlenme oldu. Dikenlerin tam ortasından, pamuksu bir doku yükselmeye başladı. Sabaha karşı çocuk uyandığında odası daha önce hiç bilmediği cennet gibi bir kokuyla dolmuştu.
Kaktüs, hayatında nadiren açan o muazzam çiçeğini açmıştı. Kar beyazı yapraklar, güneşin ilk ışıklarıyla parlıyordu. O sert dikenlerin koruduğu şey, aslında dünyanın en narin ve en temiz çiçeğiydi.
’Unutma! Bazı ruhlar kaktüs gibidir. Kendilerini korumak için ördükleri duvarlar, aslında içlerindeki o eşsiz güzelliği incinmekten kurtarmak içindir. Doğru gözle bakana, en sert diken bile bir gün çiçek sunar.
“Bak!” dedi Ayşe’nin babası, elini nazikçe kaktüsün saksısına koyarak. “Ona sadece su ve güneş vermen yetmez, Ayşe. Kaktüsler sadece hayatta kalmayı bilmezler, onlar en zor koşullarda bile güzelliği yeşertebilen mucizelerdir. Asıl mucize, içlerindeki o narin ve renkli çiçeği açmaya ikna etmektir.”
Ayşe, babasının bu sözlerini hiç unutmadı. Her sabah uyandığında kaktüsünü inceliyor, ona sevgisini fısıldıyor ve bazen de ona şarkılar söylüyordu. Onun için bu sadece bir bitki değil, bir dosttu. Babasının dediği o mucizeyi, kaktüsün içinde saklı olan o çiçeği görmeyi o kadar çok istiyordu ki…
Zaman geçtikçe kaktüs büyüdü, dikenleri sertleşti ama Ayşe’nin sevgisi hiç azalmadı. O, dikenlerin arkasındaki narin yüreği görebiliyordu. Babasının dediği gibi, en zor koşullarda bile güzelliği yeşertebilecek bir güce sahipti kaktüs. Ayşe, bu mucizenin bir parçası olmak istiyordu.
Nihayet, o beklenen gün geldi. Kaktüsün dikenlerinin arasından, tekrar pamuksu bir doku yükselmeye başladı. Ayşe’nin kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. O pamuksu doku, zamanla muazzam bir çiçeğe dönüştü. Kar beyazı yapraklar, güneşin ilk ışıklarıyla parlıyordu. O sert dikenlerin koruduğu şey, aslında dünyanın en narin ve en temiz çiçeğiydi.
O an, Ayşe kaktüsün hikâyesinin sadece dikenlerden ibaret olmadığını anladı. Babasının dediği gibi, kaktüsler sadece hayatta kalmayı bilmezler, en zor koşullarda bile güzelliği yeşertebilirler. Ve o güzellik, bazen en sert dikenlerin arkasında saklıdır. Önemli olan, o güzelliği görmeyi ve onu sevmeyi bilmektir.
Ayşe, kaktüsünün açan çiçeğine bakarken gözyaşlarını tutamadı. Babasına döndü ve küçük bir çocuğun kalbindeki o en saf gerçeği dile getirdi:
— “Biliyor musun baba? Herkes o güzel kokulu gülleri, rengârenk laleleri sever. Çünkü onlar sevilmesi kolay olanlardır. Ama ben kaktüsleri severim.”
Babası şaşırarak kızına baktı. Ayşe devam etti:
— “Çünkü kaktüsler, sevginin sadece dokunmak değil, sabretmek olduğunu öğretir insana. Canını yakan dikenlerine rağmen, o çiçeği açana kadar yanında durmayı göze alanlar gerçek sevgiyi hak eder. Kimse bakmazken sessizce direndikleri ve herkes vazgeçtiğinde bile ayakta kaldıkları için severim onları. Aslında onlar, kalbi kırılmasın diye dışına zırh giymiş insanlar gibidirler.”
Babası, kızının küçük ellerini avucuna aldı. Ayşe haklıydı. Kaktüsün çiçeği belki yalnızca birkaç gün yaşayacaktı; fakat onu açtıran, aylar süren o sessiz emek, aralarında ömür boyu silinmeyecek bir bağ kurmuştu.
O günden sonra Ayşe, hayatı boyunca karşısına çıkan insanlara da birer kaktüs gibi baktı. Dışarıdan sert, soğuk ya da mesafeli görünen herkesin içinde, bir gün açmayı bekleyen o muazzam çiçeğin saklı olduğunu biliyordu.
Çünkü sevmek: kusursuz bir gülü dalından koparmak değil, bir kaktüsün dikenlerine rağmen onun içindeki nadide cevheri keşfetmek ve ona gülümsemekti.
“Herkes çiçekleri sever ama kaktüsün gönlünü sadece dikenlerin arkasındaki derin yalnızlığı ve cesareti görebilenler kazanır.”
