Köyün tüm sürüsünü otlatan, 15-16 yaşlarında, gürbüz bir çoban vardı. Seherin çiğ soğuğu, öğlenin yakıcı sıcağı, gecenin yıldızlı sessizliği ya da ayazı… Onun üzerinden mevsimler geçerdi.
Bir kış günü, kar lapa lapa yağıyordu. Kalabalık sürüyü ulu bir ağacın altına topladı. Üşümüş, uykusu gelmişti. Aslan gibi dört köpeği vardı yanında. Onlara güvenmiş olmalı ki elinde asası, kalın kıyafetlerine sarınmış hâlde bir an dalıp uyuyakaldı.
Rüyasında, başlarında sarık, ellerinde asalar olan iki yaşlı adam geldi yanına.
— “Sen okumalısın,” dediler.
Gözünü açtığında sürü sakindi, köpekler yerlerinde oturuyordu. Ne bir gelen vardı ne de giden. Rüya görmüştü, anlaşılan. Çok etkilenmişti; tüyleri diken diken olmuştu. Hep düşünen bir çocuktu. Dağlar, taşlar, sular, göl, ova, bitkiler, hayvanların halleri onu etkiliyordu.
Sürüyü bırakıp çok uzak olmayan yayladaki evlerine koştu. Rüyasını anlattı, ailesinden müsaade istedi ve en yakın medresenin yolunu tuttu. Dersleri çabuk kavrıyor, hızla ilerliyordu. Medrese eğitimini kısa sürede tamamladı.
Hocası bir gün ona, “Sana verecek bir şeyim kalmadı. Filanca medresenin müderrisi benden daha ileridedir,” dedi. Böylece her medreseyi bir bir tamamladı. En son medresede icazetini aldı ve memleketine döndü.
Yanına iki genç aldı. Kırlara, bayırlara çıkıp çiçek topluyorlardı. Bu çiçekleri şişelere koyup mantar tıpayla kapatıyor, sonra toprağa gömüyorlardı. Belli bir süre sonra çıkarıp içindeki özleri ilaç olarak kullanıyorlardı. Her geçen gün adını daha çok kişi duyuyordu. Yakından, uzaktan hastalar geliyordu. Hem kendileri tedavi görüyor hem de yanlarında getirdikleri hayvanlar muayene ediliyordu. Yatılı kalanlar bile oluyordu. Artık herkes ona “Hekim Ali” diyordu.
“İlaçları neye göre yapıyorsun?” diye sorduklarında,
— “Ayetlere göre,” diyordu.
Ayetleri tıbbi bir bakış açısıyla değerlendiriyordu.
1976 yılının GATA’sında ise gencecik bir hemşire vardı. Gülhane’nin odaları genişti. Hasta sayısı çok olduğu için bir hastane odasını, iki hemşire paylaşıyordu. Odaya girip “Selam, nasılsınız bugün canlarım?” dediğinde herkesin içi aydınlanıyordu. Hastalarıyla tek tek ilgileniyor, akşam ihtiyaç listesini yapıyor, sabah getireceklerini eksiksiz tamamlıyordu. Tatlı dilli, güler yüzlü ve cana yakındı. Ana kuzusu olan her askerin içini ısıtıyordu.
Aynı odada, onun hastası olmayan, nişanlı bir asker daha vardı.
— “Bir kızım olursa, bu hemşirenin adını koyacağım. O da böyle olsun,” diyordu.
Askerliği bitip evlendiğinde bir kızı oldu. Adını Semra hemşirenin adı koydu.
