Aşk, gül gibidir. Tutarsan elini tutamazsan kalbini kanatır insanın.
Yazar Orhan Özer
Her ne kadar genel anlamda aşk, karşı cinsteki birine duyulan yoğun sevgi bağı olarak tanımlansa da şüphesiz birçok farklı tanımı da yapılabilir. Fakat tanımlamalar farklı olsa dahi o duygu çerçevesinden dışarı çıkılmamalı. O nedenle her aklına esen sıradan bir nesneymiş gibi aşkı tanımlamaya, yazmaya kalkışmamalı. Onu tadan, yaşayan, bilen kimselere bırakmalıdır bu işi. Bir şeyin varlığını bilmeniz onu tanıdığınız, tam olarak ne olduğunu bildiğiniz anlamına gelmez. Hindistan cevizini veyahut coğrafyanızda yetişmeyen herhangi bir meyveyi duymuş, yakından görmüş hatta dokunmuş da olabilirsiniz fakat onu yemediğiniz sürece tadını bilemezsiniz. Aşk da bir nevi buna benzer. Âşık olmadan yani o duyguyu tatmadan onu tarif edemezsiniz.
Aşk, öyle bir şeydir ki ne istemekle elde edilir ne de ondan kaçılır. Siz onu değil o sizi bulur ve ölünceye kadar da sizi bırakmaz. Bazen sevgiyle karıştırılsa da sanırım sevda demek daha doğru olur. Sevginin şahika hâlidir de diyebiliriz. Bir nesneyi bir hayvanı veya birçok insanı daha fazla sevebilirsiniz. Fakat sadece bir tek kişiye âşık olabilirsiniz. Onun haricindekiler sadece sevgidir. Maalesef günümüzde günübirlik diğer bir deyişle şıpsevdi aşklar türedi ki bu tür duygulara ben sevgi dahi denilmesini doğru bulmuyorum. Kaldı ki aşk diye tanımlansın. Ben bunu aşka hakaret hatta ihanet sayarım.
Bu kadar müstesna, nahif, pak ve ulvi bir duyguya obsesyonel, tragedya, fasarya daha da kötüsü libido yakıştırması yapanlar var. Oysaki aşk, menfaat değil aksine büyük fedakârlıklar isteyen ve şehvet duygusu barındırmayan saf bir duygudur. Bunun en güzel örneği de bülbülün güle olan aşkıdır. Her seferinde göğsünü kanatsa da dikeni, yine de gülün dalına konup acısına aldırış etmeden büyük bir hazla öter durur bülbül. Bilir ki ayrı kalsa gülden o ayrılık daha çok acıtacak, kanatacak kalbini. Bu örnekten yola çıkarak aşk için sevinç ve acının harmanlanmış hâli de diyebiliriz. Aslında insana olan aşk, aşkın ilk mertebesidir. Ne zaman ki İlahi aşka dönüşür, işte o zaman tamamlanmış ve gayesine ulaşmış demektir ki buna en güzel örnek, Anka kuşunun Kafdağı’na olan yolculuğudur.
Nefret ise insanın hırs, öfke, haset ve kıskançlık gibi nefsani duygulara yenik düşerek biri veya birilerine karşı kalbindeki sevgi ışığını söndürmesidir. Kişinin nefreti büyüdükçe kalbindeki karanlık da aynı ölçüde büyür. Ne yazık ki kalbini karanlıkta bırakanlar aynı zamanda zihnini ve benliğini de bu karanlığa mahkûm etmiş olurlar. Geceyle gündüzün bir arada olmayacağı gibi nefret kalpte yer edindikçe sevgi, şefkat, merhamet gibi insanı güzelleştiren, insanı insan yapan duygular zamanla kalbi terk etmek zorunda kalır.
Nefret, kin ve haset gibi duygular tıpkı ağaçtaki güve misali zamanla insanı içten içe yer ve bitirir. Kontrolü sağlamak mümkün olmayınca ateş gibi etrafındakileri yakıp yıkar. Kişinin gözünü kör ederek güzellikleri görmesine engel olur.
Bu durumda nefretin iyiliğe dair hiçbir emare taşımadığı gibi kişiyi devamlı kötülüğe sevk ettiğini, sevdikleri ve diğer bireylerle arasında mesafe oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Nefretin insanı bencilleştirdiğini, çirkinleştirdiğini, kendine de çevresindekilere de zarar verdiğini, aşkın ise insanı vefalı ve iyimser yaptığını, hiçbir kimseye zararı olmadığını sadece kişinin kendisine acı verdiğini fakat bu acı ve hüzünden şikâyetçi olunmadığını ifade edebiliriz.
Editör- Fatma Karataş

