
“Zırhım ne kadar da ağır… Göğsümün üzerindeki bu soğuk tunç parça, artık gökyüzünü özgürce solumama izin vermiyor. Kılıcımın kabzası avuçlarımı yakıyor; kavrulmuş bir demir gibi etime işliyor ama onu bırakamam. Bırakırsam bir tek ben değil, uğruna ömrümü serdiğim, kutsal saydığım ne varsa un ufak olacak, biliyorum. ‘Ayağa kalk!’ diyorum kendime, ‘Burada bitemez!’ Ama sesim bozkırın uğultusunda kayboluyor, çığlıklarımı benden başka kimse duymuyor. Sağıma, soluma bakıyorum Yanımda omuz omuza çarpışan askerlerimden geriye sadece büyük bir sessizlik var, hiçbiri artık nefes almıyor.
Yıllarca bu uçsuz bucaksız topraklarda şan için, sınırlar çekmek için, o kutsal hürriyetimiz adına kalkan kaldırıyor, kan döküyorum. Şimdi kanım toprağın çatlaklarına sızarken anlıyorum ki, yeryüzündeki her saltanatın bir sonu varmış. Özgürlük dediğin şey, bir toprağı kılıç zoruyla fethetmek ya da rüzgâra karşı fütursuzca at sürmek değilmiş meğer. İnsan kendini özgürleştirdiğini sandıkça, aslında kendi elleriyle ördüğü o hırs zindanına daha derinden mahkûm ediyormuş kendini. Her zafer çığlığında geride bıraktığım o saf, o masum gencin tekrar eden ölümünün yasını tutuyormuşum bilmeden. Bir şeyleri kazandıkça, ruhumun o çocuksu neşesini, o güvenli aidiyet hissini kaybediyormuşum.
Yapayalnızım şimdi bu kızıla boyanmış ovada. Yarın hayat, kalanlar için yine aynı acelecilikle akıp gidecek. Dünya ben olmadan da dönecek, olması gerekenler benden sonra da vuku bulacak. Kendime vaat ettiğim, uğruna ömrümü tükettiğim o konfor, o mutlak zafer bu muydu? Bilemiyorum. Özgürüm evet artık hiçbir kral, hiçbir zincir beni tutsak edemez; ama bu özgürlük ne kadar da soğuk ne kadar da karanlık…
Fakat tam şu an, göğsüme çöken o ölümün gölgesiyle garip bir şey oluyor. Gitgide teslim oluyorum. Ölüm yaklaştıkça içimdeki o bitmek bilmeyen hayatta kalma savaşı, o haklı çıkma, her şeye üstün gelme arzusu yavaşça sönüyor. Zihnimin içindeki o uğultulu ordu nihayet silahlarını bırakıyor. Yıllardır içimi kemiren o büyük sorgulamalar, o dinmeyen sancılar birer birer rafa kalkıyor. Başımı biraz çevirip az önce çarpıştığım düşmanın gözlerine bakıyorum o da benim gibi çaresizce acı çekiyor. Onu da uzaklarda yolunu gözleyen bir ana, kalbi pır pır atan bir sevgili bekliyor. İşte o an, o can çekişen sessizliğin ortasında anlıyorum. En büyük özgürlük, dünyayı beklentisizce koşulsuz bir kabulle kucaklayabilmekmiş. Sadece sevebilmekmiş yargılamadan, suçlamadan…
Doğru zamanda, tam da bu son nefesimde, önüme serilen bu vahşi kaderi isyan etmeden kabul ederek hayatımın en doğru tercihini yapıyorum. Ve göğsümdeki o dipsiz, karanlık yara, o ürkütücü boşluk… Bir anda ılık bir rahatlamaya, muazzam bir içsel huzura dönüşüyor. Bu topraklara dökülen ne ilk kan benimki ne de buranın ruhuna karışacak olan son can… Belki de asırlar sonra, tam da benim son nefesimi bıraktığım bu yere yolu düşen biri, beni anlar, beni hisseder de gözyaşlarını bırakır aynı toprağa. Kim bilir? Ellerim çözülüyor, parmaklarım kılıcın kabzasını serbest bırakıyor. Gözlerim kapanırken karşı tepelerden gün ağarıyor yeniden. Nehir akıyor, zaman akıyor, ben gidiyorum… Ama her şey tam şu an olması gerektiği gibi, mutlak bir kabullenişin asil özgürlüğünde.”
Tur rehberi heyecanla bu alanda yapılan savaşları kazanılan zaferleri anlatıyordu. Yüzyıllar sonra, o eski savaş meydanının üzerinde yükselen, rüzgârın mitolojik bir fısıltı gibi estiği o tenha tepede, kanın toprakla mühürlendiği bu kutsal alanda sırt çantasını yere bırakan genç adamın adımları yavaşladı. Burası modern dünyanın rehber kitaplarında kuru bir dille “kadim medeniyetlerin çarpışma noktası” olarak geçen, turistlerin aceleyle alelade fotoğraflar çekip arkasını döndüğü tarihi bir kalıntıdan ibaretti sadece. Ama genç adam için öyle olmadı.
Attığı her adımda, ayağının altındaki toprağın sadece taştan, tozdan ve coğrafi bir kütleden ibaret olmadığını hissetti. Göğsünün tam ortasında anlamlandıramadığı, hiçbir mantık kalıbına, hiçbir rasyonel düşünceye oturtamadığı bir sızı büyüdü. Sanki burası, insanlığın o ilk günden beri biriktirdiği ortak hafızasının; hepimizin ruhundan bir parçanın aktığı o devasa, mistik kolektif havuzun tam kalbiydi. Sahi, hepimiz yüzyıllardır aynı şeyi aramıyor muyduk? Aynı ait olma arzusunu, aynı özgürlük illüzyonunu, aynı sevilme ve anlaşılma açlığını… Tarih boyunca anlatılan o görkemli mitler, göğe yükselen tapınaklar, feda edilen onca can hep o içsel bütünlüğü, o kayıp cenneti yakalamak için değil miydi?
Birden gencin göğsüne çöken anlamsız baskı çoğalmıştı. Sanki üzerinde tonlarca ağırlıkta, görünmez bir tunç zırh taşıyordu. Modern şehir hayatının bitmek bilmeyen hırsları, “hep daha fazlası olmalıyım, özgür olmalıyım, başarmalıyım” diye kendini paraladığı o çağdaş köleliğin tüm görünmez yükü omuzlarındaydı. Bir an durdu, derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı.
O an, tam ayaklarının bastığı toprağın derinliklerinden, asırlar öncesinden sıyrılıp yükselen o eski fısıltıyı duydu. O fısıltı, asırlar önce tam bu koordinatta son nefesini veren o isimsiz askerin ruhundaki mutlak huzurdu. Genç adamın gözleri birden hıçkırıklarla doldu, kirpiklerinden süzülen sıcak bir damla yaş, tam askerin kanının kuruduğu o toprağa düştü. Neden ağladığını, içindeki bu yoğun yasın kime ait olduğunu bilmiyordu ama içi ömründe ilk defa bu kadar hafif, bu kadar duruydu.
Kendi kendine mırıldandı: “Her şeyi kontrol etmeye çalışmak, sürekli bir şeyler talep etmek ne büyük bir yükmüş…” Asıl özgürlük, insanın kendi üzerine yıktığı o sahte yüklerden arınabilmesiydi. İçindeki o savaş sahnesi gözünün önünde canlandı birden. Yerde cansız yatan bedenler ve kendini bırakmayı seçen savaşçıları gördü.
Zihnindeki o susmak bilmeyen gelecek kaygıları, geçmişin kuyusundan beslenen keşkeleri bir anda sustu; hepsi evrenin görünmez bir rafına kaldırıldı. Tıpkı o asırlar önce ölen asker gibi, o da doğru zamanda, doğru yerde durduğunu hissetti. Derin bir nefes daha çekti içine bu bir son nefes değildi belki ama hayatındaki o köklü değişimin ilk, en temiz nefesiydi. Bütün beklentilerini, arzularını o tepeden esen sert rüzgâra bıraktı. İçindeki o büyük, anlam veremediği varoluşsal boşluk, yerini muazzam bir hafiflemeye ve derin bir içsel rahatlamaya bıraktı.
Zaman akıp gidiyordu, nehirler denizlere dökülüyordu, evet ama genç adam o an, tam da bu tarihi sessizliğin kalbinde, toprağın asırlık ruhunu dinledi ve ilk kez gerçekten özgürleştiğini hissetti.
