Okuryazarkitaplar
DenemeEdebiyatManşet

Sözün Gölgesi ve Yeminin Hafifliği

Sevim YENİGÜN

        Dil, insanın iç dünyasını dışarıya sızdıran en kusursuz ve aynı zamanda en hileli aynadır. Kalbimizden geçenleri kelimelerin sırtına yükleyip dünyaya salıveririz. Ancak ne hikmetse, insan bazen kendi kelimelerinin çıplak gücüne inanmaz; onları zırhlandırmak, etrafına aşılmaz duvarlar örmek ister. İşte o an, dudakların arasından bir itiraz gibi, bir dayatma gibi yükselir o kelime: “Vallahi…” Neden insan, evrenin en mucizevi iletişim aracına sahipken, kurduğu her köprünün altına bir yemin ayağı dikme ihtiyacı hisseder? Söz, kendi ağırlığını ne ara kaybetti de yeminlerin gölgesine sığınır oldu?

   Psikolojinin dehlizlerine indiğimizde, bu durumun aslında modern insanın kronik bir hastalığı olduğunu görürüz: Anlaşılma ve onaylanma kaygısı. Sürekli yemin eden insan, aslında karşısındakine değil, kendine inanmakta güçlük çeken bir portre çizer. İçindeki o görünmez çocuk, “Lütfen bana inan, çünkü ben bile kendimden şüphe ediyorum” diye fısıldamaktadır. Freudyen bir bakışla, her abartılı yemin, aslında örtbas edilmek istenen bir güvensizliğin ya da bastırılmış bir suçluluk duygusunun dilsel bir savunma mekanizmasıdır.

İnsan, gerçeğin çıplaklığından korktuğu için ona kutsallık elbiseleri giydirmeye çalışır. Oysa gerçek, doğası gereği yalındır ve fazladan hiçbir tanığa ihtiyaç duymaz. Coğrafya ise bu dilsel refleksi bir hamur gibi şekillendirir. Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir “Ekmek mushaf çarpsın ki” nidası ile Akdeniz’in hararetiyle harmanlanmış bir “Çoluğumun çocuğumun başı için” yemini aynı kökten beslenmez. Bölgesel farklılıklar, insanın en çok neyi kaybetmekten korktuğunu fısıldar bize. Kimi coğrafyalarda yemin bir güven tazeleme biçimiyken, kimi kapalı topluluklarda bir sosyal aidiyet, bir “bizden olma” parolasıdır. Sokak ortasında, hiçbir inandırıcılık kaygısı gütmeden her cümlenin arasına “valla” dolgusu yerleştiren gençlik, aslında bir kutsalı çiğnemiyor; sadece aidiyet hissettiği mahallenin, o bölgesel kültürün ritmine ayak uyduruyordu. Yemin, buralarda bir inanç beyanı olmaktan çıkıp, konuşmanın temposunu ayarlayan bir es, bir virgül haline gelmiştir. Tabii ki bu refleksin en derin kökleri dinin ve kutsalın toprağına bağlıdır. İnsan, acizliğini ve sözünün geçiciliğini bildiği için, zamanı ve mekânı aşan mutlak gücü, yani Tanrı’yı kendi faniliği arasına hakem tayin eder. Ancak paradoks tam da burada başlar: İnanç, kutsalı sakınmayı buyururken; insan, gündelik pazar pazarlıklarına, sıradan dedikodulara dahi o yüce makamı ortak eder.

Diyanet’in “lağv yemini” dediği, o niyetten yoksun ağız alışkanlıkları, aslında kutsalın modern dünyada nasıl sıradanlaştırıldığının, tabiri caizse nasıl evcilleştirildiğinin açık bir kanıtıdır. En büyük yeminleri edenlerin en kolay yalan söyleyebildiği bir dünya, dinin kalpten ziyade dilde bir kalkana dönüştüğünün teyididir.

Edebiyat ise insanın bu trajikomik çırpınışını en güzel süzen süzgeçtir. Dostoyevski’nin karakterleri suçluluklarını saklamak için vicdanlarıyla ve yeminleriyle kavga ederken, bizim edebiyatımızda, örneğin Yaşar Kemal’in Çukurova’sında yemin, toprağa ve namusa edilen bir sadakat andıdır. Orada yemin edilen değer nettir ve dönüşü yoktur. Ancak modern edebiyata, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” dünyasına geldiğimizde yemin, ironik bir dolgu malzemesine dönüşür. Samimiyetini kaybetmiş burjuva insanı, samimi görünmek için dilini yeminlerle kirletir. Edebiyat bize gösterir ki; bir romanda karakter ne kadar çok yemin ediyorsa, okur onun yalanına o kadar erken uyanır. Çünkü edebiyat, kelimelerin saf gücüne inanma sanatıdır. Netice itibarıyla, sürekli yemin etmek insanın kendi sözüne biçtiği değersizliğin bir ilanıdır. Kelimelerimiz bizim karakterimizdir ve karakter, yan yollara sapmadan, arkasına kutsal orduları almadan da dik durabilmelidir. Belki de yeniden o eski, asil düstura dönmeliyiz: Sözün özü, insanın özüdür. Arkasına yeminlerin kalabalığını toplamayan, yalın, sakin ve muktedir bir “evet” veya “hayır”, insanın kelimelerine iade edeceği en büyük itibardır. Çünkü biliriz ki, sütün ak olduğunu kanıtlamak için gökyüzünü şahit göstermeye gerek yoktur.

İlgili Haberler

Modern Türk Şiirinde Temalar

okuryazarkitaplar

En Çok Okunan 7 Türk Polisiye..

okuryazarkitaplar

Ahmet Hamdi Tanpınar ve Modernleşme Sancısı

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...