
Küçük bir sahil kasabasında artık yaz bitmiş, etraf sessizliğe bürünmüştü. Sokakta yaşayan hayvanlar, yazdan kalma alışkanlık ile restoranların önünde yiyecek arıyorlardı. Bisiklete binen çocuklar, yüksek sesle gülerek hızlıca geçtiler kaldırımdan.
Akşam vaktiydi. Güneş battı batacaktı ama sanki direniyor gibiydi. Çare yok, batacaktı. Sabah yeniden doğacak, yeni güne umutlarla uyanacaktı insanlar.
Zehra Hanım, denize yüz metre kadar mesafeli, çiçeklerle dolu bahçe içindeki tek katlı bir evde yaşıyordu. Her akşam olduğu gibi o akşam da beyaz badanalı evinin ahşap, mavi renkli kapısından güçlükle çıktı sokağa. Deniz kenarındaki sokakta palmiye ağaçları sıra sıra dizilmişti. Palmiyelerin karşısında da kafeler, oteller, restoranlar vardı.
Yaşlı kadın her akşam yaptığı gibi deniz kıyısındaki banka oturup güneşin batışını izlemek istiyordu. Ağır adımlarla elindeki bastona dayanarak yürüdü. Yavaşça banka oturdu. Saçları uzun ve beyazdı. Yüzü, her birinin bir hikâyesi olan yılların bıraktığı çizgilerle doluydu. Gözleri hâlâ çok güzeldi. Mavi renkli uzun bir elbise vardı üzerinde. Bastonunu yanına koydu. Nefes nefese kalmıştı. Astım hastasıydı. Spreyini çıkardı cebinden, iki doz fısfıs yaptı, biraz rahatladı. Gözleri güneşin battığı yere, ufka daldı.
O sırada onu tanıyan beyaz tüylü bir köpek sessizce yanına sokuldu. Kadın sevgiyle köpeğin başını okşadı. Köpek heyecanla kuyruk salladı, sonra kadının ayaklarının dibine kıvrılıp yattı.Tek istediği biraz sevgiydi. Sevgisiz kalmış bir çocuk gibiydi. “Sevgi” diye mırıldandı kadın, “Sevgi herkese lazım.” Gözleri nemlendi. Bir süre donuklaştı. Sonra ufka daldı. Çok uzaklarda buldu kendini, taa lise yıllarına gitmişti.
“O zamanlar on beş yaşındaydı. Liseye yeni başlamıştı. Uzun siyah, iki yandan örgülü saçları, yemyeşil gözleri ile çok güzel bir kızdı. Ona âşık birçok çocuk vardı okulda, o hiçbirine bakmıyordu. Ama bir çocuk vardı, son sınıftaydı. Ona birkaç kez arkadaşlarıyla mektup yollamıştı. Ara ara, oturduğu sıraya ve çantasına küçük notlar bırakıyordu. Sınıftaki birçok kızın erkek arkadaşı vardı; ama o, katı kurallarla çevrili bir ailede büyüdüğü için asla bir erkek arkadaşı olamazdı…
Birkaç kez okulda konuştular; teneffüslerde kantinde, bir kez de dışarıda, diğer arkadaşlarıyla birlikte pastanede oturdular. Çay içip, pasta yediler. Çocuğun adı Emin’di. Emin, ona hayat hikâyesini anlatmıştı. Annesi o küçükken ölmüş, bir de ablası varmış. Annesinin ölümünden hemen sonra babası “Çocuklar küçük, bakamıyorum.” diye yeni bir evlilik yapmış, üvey anne ise çocuklara annelik yapmamış. Çocuklar ser sefil ve sevgisiz büyümüş. Emin’in tek istediği sevgiydi.
Emin o yıl okulu bitirecekti. Önce askerliğini yapıp gelecek, sonra iş bulacak ve hemen Zehra ile evlenecekti. O tüm bunları anlatırken Zehra sadece dinliyordu. “Askerden döndükten sonra seni nasıl bulabilirim?” diye sordu Zehra’nın gözlerinin içine bakarak. Zehra utanmıştı, yanakları kızardı.
“Bilmem ki.” dedi.
Sonra hızlıca uzaklaştı. Yanakları hâlâ kırmızıydı. Hem koşuyor hem de yüzüne yayılan heyecanlı gülümsemeyi sakinleştirmeye çalışıyordu. Okullar tatil olmuş, Emin okulu bitirmiş, dediği gibi ilk yoklamada askere gitmişti. Bu arada Zehra’nın babası vefat etti. Başka bir eve taşındılar. İki dönem sonra okulu bitirdi. Devlet memurluğu sınavlarına katıldı. Kazandı. Başka bir ile ataması yapıldı. İş başı yaptı. Emin, askerden döndü. Onu çok aradı. Ortak arkadaşlarına sordu ama bulamadı. Umudunu yitirdi. Kendini içkiye verdi. Sonra aile büyükleri onu toparlasın diye akrabalarından bir kız ile evlendirdiler. Hayat akıp gidiyordu. Yıllar parça parça döküldü hayattan. Her ikisinin de yüzündeki çizgiler büyüdü. Ömür silinen bir gölgeydi, bunca zaman nasıl da geçmişti. İlk ve son kez oturdukları o pastanede otuz dakika bitmezken, otuz yıl nasıl da geçmişti. Bir gün yağmurlu bir günde Zehra eski okulunun önünden geçerken tesadüfen Emin’i gördü. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
Emin, “Zehra! Sen misin?” dedi şaşkınlıkla. Zehra onunla göz göze geldi.
“Emin!” dedi.
Onu tanımıştı. Bir süre şaşkınlıkla baktılar birbirlerine. Sonra Emin, “Hadi gel, bir çay içelim şurada, beni kırma.” dedi. Zehra, olur anlamında başını salladı. Okulun yanında o zamanlardan kalma bir pastane vardı. Daha önce en son oturdukları ve birbirlerini en son gördükleri o pastane hâlâ oradaydı. Islanmamak için hızlıca pastaneye koştular, geçip oturdular. Dışarıda yağmur iyice şiddetini artırmıştı. Çay istediler. Yağmurdan mı yoksa heyecandan mı bilmiyorlardı; ikisinin de elleri titriyor, kalbi dışarı fırlayacak gibi atıyordu. Ama ikisi de bu durumu belli etmemeye çalışıyordu. Birer bardak sıcak çayın buğusunda o günlerden bugüne olan yolculuklarını konuştular. İçleri hüzün kaplı olsa da ara ara gülümsediler.
İkisinin de gözlerinde akmakla akmamak arasında çabalayan yaşlar sonunda dayanamayıp aktı. Emin, Zehra’nın çay bardağına sıkıca sarılmış ellerini tuttu. Zehra çekmedi ellerini. “Çok aradım seni.” dedi fısıldar gibi. “Nerelerdeydin bunca zamandır?” dedi. Sonra eliyle kalbini gösterdi. “Sen hep buradaydın, mezara da burada götüreceğim seni. Sadece ben ve Allah biliyordu, şimdi sen de öğrendin.” dedi.
Artık gözlerinden akan yaşlara aldırmıyordu. Bir an zaman durdu. Dünya sustu. Sonra ikisinin de gözleri uzaklarda bir yere takılı kaldı. Bir çay daha istediler, biraz daha birlikte zaman geçirdiler. Telefonlarını verdiler birbirlerine, arada arayıp hâl hatır soracaklardı. Vedalaşıp ayrıldılar, akıllarında bir sürü keşkeyle…
Aradan bir hafta geçti. Emin’den hiç haber yoktu. Zehra merakını yenemeyip bir mesaj attı. Cevap yok. Merakı iyice arttı. Çaresizce bekledi. Bir süre sonra bir mesaj geldi telefonuna. Heyecanla aldı telefonu eline, mesaj Emin’dendi. Hemen açtı.
“Babamı kaybettik.” diye yazmıştı oğlu. Bu kadardı. “Babamı kaybettik…”
“Kalbine baktınız mı, kimi götürüyor yanında…” diye cevap yazacaktı ama vazgeçti.
“Başınız sağ olsun.” dedi. “Başınız sağ olsun…”
Emin yıllardır kalp hastasıymış, daha önce bir ameliyat geçirmiş. Görüşmelerinden bir hafta sonra yeniden kalp krizi geçirmiş, kurtaramamışlar. Bu haberi alınca sanki bütün kuşların kanatları kırılmış, ağaçlar yapraklarını dökmüş, zaman durmuş gibi geldi ona. Yüreği burkulmuştu.
Zehra banka oturduğundan beri, geçmiş gözünün önünden film şeridi gibi geçti. Nedendir, son günlerde bu hayali daha sık yaşıyordu. Derin bir nefes aldı ama sanki bir şeyler ters gidiyordu vücudunda, hissediyordu. Hava kararmış, denizde dalga çıkmıştı. Rüzgârda tekneler hafif hafif sallanıyordu. Hızlanan rüzgâr kadının saçlarını dağıttı. Titreyen elleriyle beyaz saçlarını topladı. Rüzgârın serinliği onu kendine getirmişti.
“Artık eve dönme zamanı.” dedi.
Güçlükle kalktı yerinden. Köpek de uyandı, ayağa kalktı, kuyruk salladı, esnedi, gerindi. Yavaş yavaş sahil boyunca yürüyüp gitti. Kadın önce belini doğrulttu, sonra bastonunu aldı. Etrafta kimsecikler kalmamıştı. Geldiği yoldan evine doğru yürüdü. Bahçe ışıkları evin her yerini aydınlatıyordu. İki basamak merdiveni çıktı, evine girdi. Yatak odasına geçti. Üzerini bile değiştirecek gücü kalmamıştı, öylece uzandı yatağına. Derin bir uykuya daldı. Ertesi sabah dışarı çıkmayınca komşuları merak edip ona bakmaya gittiler. Yatağında öylece yatıyordu. Doktorlar, uyurken kalp krizi geçirip öldüğünü söylediler.
Bir hayat ne kadar uzun olursa olsun, işte bu kadar kısaydı. Zehra’nın ölüm nedeni kalp kriziydi belki; ama asıl neden sevgisizlik, sevgiyle geçebilecek bir hayata geç kalınmışlıktı.

1 Yorum
Teşekkür ederim 🙏