Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Rüzgârın Gözyaşı

Ceviz Ağacı
Neşe KAZAN
 Bir zamanlar gökyüzüyle deniz birbirine âşık olmuşlardı. Aşkları o kadar büyüktü ki tüm evren onların bu sevdasıyla yankılandı. Gökyüzü, maviliğinin en narin tonlarını Deniz’in yansıması olsun diye ayaklarına serdi; Deniz ise en coşkulu dalgalarını Gökyüzüne ulaşmak için daha fazla şaha kaldırdı.
Geceleri yıldızlar, bu aşka şahitlik etmek için göğün sinesine inci gibi dizilir, Deniz de yakamozlarıyla onlara göz kırpardı. Sabahları güneş, ikisinin arasında bir altın köprü kurar, bu firkatin vuslat hayaliyle parlardı. Yazık ki kâinatın kuralları sert ve değişmezdi. Aralarına geçilemez bir boşluk konulmuştu. Ne kadar çabalasalar ne kadar özleseler de birbirlerine asla kavuşamazlardı.

Gökyüzü her zaman tepede, Deniz ise her zaman aşağıda kalmak zorundaydı. Bu, onların kaderiydi; bir araya geldikleri an dünyanın kıyameti olurdu. Böylesine imkânsız aşkın ve sonsuz hasretin en yakın şahidi Rüzgârdı. Rüzgâr, bir yerden bir yere durmaksızın koşan, her şeyi duyan, her şeyi gören, ama asla hiçbir yerde kalamayan, yalnız bir gezgindi yeryüzünde. Gökyüzünün özlem dolu fısıltılarını, Deniz’in hasret dolu uğultularını o taşırdı. Başlangıçta bu görev, onun için sadece bir işti. Ancak zamanla, iki sevdalının acıları onun da kalbini sarmaya başladı. Her sabah, Gökyüzünün şafak vakti büründüğü hüzünlü pembeliği görüyor, her gece Deniz’in derinliklerinden yükselen o kederli sesi duyuyordu. Onların birbirine değmek için çırpınışlarını görmek, boşluğa düşen çabalarını izlemek canını yakıyordu. “Neden?” diye sordu bir gün Rüzgâr, Kâinatın sessizliğine. “Bu kadar büyük bir aşk, neden bu kadar büyük bir cezayla cezalandırılıyor?” derken bu yük artık ona çok ağır geliyordu.

Babaanne, burada soluklanıp, derin bir nefes aldı. Dizinde uzanan torununun başını sevgiyle okşarken devam etmesini isteyip istemediğini sordu. Uykusunun geldiğini esnemeleriyle ele veren küçük kız, iki eliyle gözlerini kızarana kadar ovuşturduktan sonra ninesine sonunu merak ettiğini söyledi.

Hasretin en doruk noktasındayken Gökyüzü siyah bulutlarla kaplandı bir gün ve Deniz’in dalgaları hiç olmadığı kadar öfkeyle kabardı. İkisi de çaresizce, kâinatın kurallarına meydan okurcasına birbirlerine uzandılar. Rüzgâr, aralarındaki bu amansız çırpınışın tam ortasında kaldı, kalbi dayanmadı, hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Onun gözyaşları, bizim gibi değildi. Onlar, Gökyüzünün ışığını ve Deniz’in tuzunu taşıyan, parlak, kristal, mucizevi damlalardı. Rüzgâr ağladıkça, bu parlak gözyaşları, aradaki o aşılamaz boşlukta, havada süzülmeye başladı. Ne zaman ikisinin hasreti dayanılmaz hâle gelse, Rüzgâr ağlayarak onların aşkını taşır her dem taze tutardı. Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz Samanyolu, aslında Rüzgârın bu sonsuz hasrete ağladığı parlak gözyaşlarının nakış nakış işlenmesinden başka bir şey değildi ve ne zaman Rüzgârın sesi duyulsa o sadece bir uğultu olmaktan öte Gökyüzü ile Deniz’in kavuşamama hikâyesine dökülen, hüzünlü, ama ışıltılı bir yasın yansımasıydı.

İlgili Haberler

Masadakiler

okuryazarkitaplar

Samuel Beckett — Hiçlik

okuryazarkitaplar

Yolun Kendisi

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...