Manşet

Alşimi

ALŞİMİ

İpek ile Clovis’in Öyküsü

Prolog

Bazı kitaplar okunmak için yazılmaz. Bazı kitaplar, beklemek için yazılır.

Bu kitap üç yüzyıl boyunca bekledi. Tozlu bir rafın en karanlık köşesinde, kimsenin fark etmediği bir nefes gibi durdu; sayfaları arasında bir adamın en büyük sırrını, en derin korkusunu ve bir krallığı kurtaran tek bir geceyi sakladı. Müze görevlileri onun yanından yüzlerce kez geçti, temizlikçiler tozunu aldı, kataloglayanlar ona bir numara verdi ve unuttu.

Çünkü kitap, sadece doğru gözlerin onu bulmasını bekliyordu.

O gözler, sonunda, on üç yaşında bir kızın gözleriydi.

Bölüm 1: Kayıp

Philadelphia Bilim Tarihi Enstitüsü dışarıdan bakıldığında sıradan bir taş bina gibi dururdu. Oysa kapıdan içeri adım atan herkes orada zamanın biraz farklı aktığını hissederdi. Yüksek tavanlardan süzülen ışık, vitrinlerdeki pirinç aletlerin üzerinde ince, neredeyse sıvı bir altın tabakası gibi kayardı. Astrolabyumlar, cam şişeler, sararmış deri ciltli kitaplar, üzerinde tuhaf rakamlar olan eski küreler—hepsi kendi sessizlikleri içinde, sanki bir gün yeniden konuşacaklarmış gibi beklerdi.

İpek üçüncü salonun ortasında durmuş, cam bir kutunun içindeki eski bir güneş saatini inceliyordu.

“Bak baba, bu saat yanlış tanıtılmış.” Parmağını vitrindeki açıklama kartına doğrulttu. “Burada on yedinci yüzyıl diyor ama bu model, kenarındaki oymalara bakılırsa on altıncı yüzyıla ait olmalı. Kitapta görmüştüm böylesini.”

Babası güldü, başını salladı. “Sen müzedekilerden daha çok şey biliyorsun galiba.”

Annesi birkaç adım ötede rehberin anlattıklarını dinlerken gülümsedi; ama bir yandan da hafif bir endişe taşıyordu içinde. İpek’in bu hâli her zaman gurur vericiydi, doğruydu; ama bazen de kızının yaşıtlarından uzak bir yerlerde durduğunu hissettiriyordu ona. On bir yaşında bir çocuk, müze rehberlerinin tarihlerini bu kadar rahat düzeltmemeliydi belki de.

İpek belki bunu bilmiyordu ama sanki onda bundan fazlası da var gibiydi. Kendisinde olan ama kimseye söyleyemediği bir şeyler saklıyordu. Çünkü söylenecek doğru kelimeleri hiç bulamamıştı. Bazı eşyaların yanında durduğunda parmak uçlarında hafif bir karıncalanma hissederdi. Sanki o eşyanın içinde, göze görünmeyen ince bir tel titreşiyormuş gibi. Eski bir mektup, kırık bir cep saati, üzerinde kimliği belirsiz bir monogram olan bir yüzük… Sanki bazı nesneler ona fısıldar, diğerleri tamamen sessiz kalırdı. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Sadece bunun kendine ait, küçük ve gizli bir şey olduğunu biliyordu; kendisindeki sıra dışılık onun için bazen sıradan bir oyun bazen de taşıması ağır bir yük gibi geliyordu.

Rehber grubu bir sonraki salona yönlendirdiğinde İpek duvardaki eski bir cıva termometresine dalmıştı. Parmaklarında o tanıdık karıncalanmayı hissediyor, kendisini cıva termometresine bakmaktan alıkoyamıyordu. Neredeyse duvardaki bu gazrip nesne bir mıknatıs gibi onu kendine çekiyordu.

Dikkati dağıldığında ailesi gözden kaybolmuştu. Müze çok büyüktü ve etrafında kimseleri göremiyordu.

Çocuk panik yapmadan etrafına bakındı ve “Çıkış nerede?” diye ünledi. Sonra sesleri dinlemeye çalıştı. Kendisini çeken o mıknatıslanmanın nereden geldiğini anlamaya çalışarak tıpkı bir pusulanın kuzeyi bulması gibi kuzeye doğru yürüdü. Sonunda başını salonun en ucundaki üzerinde kırmızı yazı ile büyük puntolarla “PERSONEL DIŞINDA GİRMEK YASAKTIR” yazan gri, sade bir kapıya çevirdi. Çekim oradan geliyordu, hiç şüphesiz; her adımda biraz daha güçleniyordu.

İpek kapıya dokunmasıyla kapının aralandığını fark etti. İçeriden süzülen hafif rüzgarla İpeğin saçları uçuştu. İçerisi yosun ve küflü kâğıt kokuyordu. Burası sanki bir mahsenin en unutulmuş köşesi gibiydi. Merdivenler aşağıya, karanlığa iniyordu. Aklı ona “Geri dön, ailenle kal.” ama daha güçlü, derin  ve sabırlı bir ses ona”Yürümeye devam et.” diyordu.

Normal bir çocuk burada geri dönerdi. Ama İpek pek de normal bir çocuk değildi; hiç olmamıştı.

Merdivenin sonunda odalara açılan labirent gibi koridor onu iç odalara sürükledi. Tavanda tembelce yanmaya çalışan bir ampulun titrek ışığında İpek etrafına bakındı. Havada eski kâğıdın yanı sıra keskin bir metal kokusu da vardı. Burası tozlu raflar ve mühürlü kutularla dolu bir arşiv odasıydı.

İpek, rafların arasında ilerlerken karıncalanmanın giderek arttığını, neredeyse bir kalp atışı gibi düzenli bir ritme dönüştüğünü fark etti.

Arkada sıradaki rafta tek başına, diğer kutulardan uzakta duran küçük bir defter vardı. Deri kapağı çatlamış, köşeleri yıpranmıştı; ama tozlu değildi, sanki biri onu her gün elden geçiriyormuş gibi tertemizdi.

Defter garip bir şekilde kalp atışı ritmi ile titriyordu.

Sayfalarının arasından ince bir dikiş yerinden sızar gibi altın renginde bir ışık hüzmesi taşıyordu. Duvarlara, raflara, İpek’in yüzüne yumuşak bir parıltı yansıyordu.

İpek korkmadı. Şaşırdı, ama bir korku hissetmiyordu. Onda sadece bir çocuğun hiçbir zaman bastıramadığı türden bir merak vardı. Elini uzattı.

Bölüm 2: Clovis

Defter çocuğun dokunuşuyla birlikte titreme şiddetlendi ve ritim sıklaşmaya başladı. Sanki içindeki bir şey kendisinin ona yaklaşmasıyla birlikte heyecanlanmaya başlamıştı. İpek çatlamış deri kapağı iki parmağıyla usulca kaldırdı.

İlk sayfa ilk görünüşte boştu.

Sonra altın renginde, ince bir yazı görünmez bir elin çizgileriymiş gibi sayfanın üzerinde harfler sırayla belirmeye başladı. İpek hayretle yazılanları mırıldanıyordu.

“Hoş geldin İpek, ben de seni bekliyordum.”

İpek nefesini tuttu. Etrafına bakındı, arşiv odasında başka kimse yoktu, ses de yoktu, sadece karşısında gördüğü sessiz, parıldayan yazı. Sesi, kendi kulağına bile çok küçük geldi: “Sen… a alşimi misin?”

Yazı bir an durakladı, sanki gülümsüyormuş gibi ince bir sıcaklık yayıldı sayfadan.

“Alşiminin kendisi değilim, küçük İpek. Ama ondan doğdum. Beni bir adam hayatının en karanlık ve en parlak gecelerinde yazdı. Her satırıma kendi sırrından bir parça bıraktı. Bana Clovis dedi. Aslında Clavis’ti gerçek adım, Latin dilinde “anahtar” demek. Simyacılar bu kelimeyi özel bir anlamda kullanırlardı: gizli bilgiye açılan kapının anahtarı. Ama üç yüzyıl boyunca kimsenin diline dolanmadım, ve kelime yavaşça yumuşadı, değişti. Şimdi Clovis’im. İstersen senin için de öyle kalabilirim.

Defter üzerinde harfler konuşma hızıyla beliriyor ve sanki defteri bir ses yazılanları İpek’in kulağına okuyordu. İstemsizce “Bir defter nasıl konuşabilir?” diye fısıldadı İpek, sesi hem meraklı hem de temkinliydi. “Bu olanlar gerçek mi yoksa ben hayal mi görüyorum?”

“İkisi de, belki de hiçbiri. Ben, beni yazan adamın anılarından, yaşadıklarından, korkularından, umutlarından örülmüş bir nesneyim. Ne tam olarak canlıyım, ne tam olarak cansızım. Ama sana anlatacağım her şeyin gerçek olduğuna ant içebilirim. Aslında bu olanlar hâlâ  zamanın bir yerlerinde veya katmanlarında yaşanmaya devam eden gerçeklerdir.”

İpek’in aklına yüzlerce soru üşüştü. Ailesini düşündü bir an -onu arıyor olmalıydılar şimdi- ama bu düşünce bile onu korkup kaçırmaya yetmedi. Fısıltıyla: “Neden ben? Neden beni bekliyordun?”

“Çünkü sadece özü görebilenler olanlar beni okuyabilir, İpek. Yüzyıllardır bu rafta durdum ama kimse bana elini sürmedi. Adeta onlar için görünmezdim. Sanki senin bu koca binaya girmenle zemin titredi ve içimdeki güneş parlamaya başladı. Geleceğini anlamıştım. Heyecandan yapraklarımda saklı olan o altın güçlendi ve seni yanıma çağırdım. Parmaklarındaki o karıncalanma, az önce hissettiğin o çekim… Aslında o benim sesimdi. Seni buraya çağıran bendim.”

“Peki başka kimse… hiç beni gördüğün gibi görebildi mi seni?” diye sordu İpek meraklı gözlerle.

Yazı bu kez biraz daha yavaş, sanki biraz daha hüzünle akmğıyordu.

“Bir kez oldu. Yüz yıl kadar önce, senin yaşlarında bir çocuk, bu rafın önünden geçti, durdu, hatta beni fark bile etti. Ama korktu İpek. Elini uzatamadı, koşarak uzaklaştı. Onu suçlamıyorum, herkes senin kadar cesur olamayabilir. O günden beri, sadece bekledim. Sen ilk kez korkmadan bana elini uzatan oldun.”

Bu sözler, İpek’in içinde tuhaf bir sıcaklık uyandırdı. Hissettikleri hem gurur, hem de hiç tanımadığı o çocuk için hafif bir hüzündü.

“Ben de kimseye söylemedim bunu.” dedi. Sanki kendi kendine: “O karıncalanmaları da kimse bilmiyor ki.”

“Biliyorum. Ve bu yüzden seni seçtim. Çünkü sen kendi sırrını taşımayı zaten biliyorsun.”

İpek’in ensesinde ince bir ürperti dolaştı. Korkudan değildi bu. Bir şeyin sonunda yerine oturmasından gelen o tuhaf, sıcak rahatlama hissindendi.

“Bana ne göstermek istiyorsun?” diye sordu.

Sayfadaki yazı bu sefer daha yavaş belirdi, sanki söyleyeceği sözün ağırlığını taşıyormuş gibi:

“Bitmemiş bir hikâye. Üç yüzyıldır bitmeyi bekleyen bir hikâye. Beni yazan adamın hikâyesi… Vee aslında, senin de içinde olduğun bir hikâye. Korkma. Ben o odada masanın üzerinde olacağım. Ama uyarmalıyım: gördüklerin gerçek olacak, sadece bir resim ya da bir rüya değil. Hazırsan, elini sayfaya koy.”

İpek bir kez daha ailesini, üst kattaki kalabalığı, güvenli ve tanıdık dünyayı düşündü. Sonra, titreyen sol elini  altın renginde parıldayan sayfaya bastırdı.

Işık, önce parmaklarının arasından, sonra tüm eli boyunca yükseldi; oda, raflar, kutular, her şey eriyip yumuşak, sıcak bir ışık girdabına dönüştü. İpek bulunduğu zeminden yükselirken bile korkmadığını fark etti. Sadece çok uzak ve çok eski bir yere doğru nazikçe çekildiğini hissetti. Tıpkı tatlı bir akarsu gibi kendisini sarıp sarmalayan bir akıntının içine sürükleniyordu.

Bölüm 3: Karanlık Oda

Sürklenme sona erdiğinde İpek kendini nemli, taş duvarlı küçük bir odada buldu.

Hava kükürt ve is kokuyordu. Tavana yakın küçük, tozlu bir pencereden içeri süzülen ay ışığı duvarda sanki bir kılıç yarası gibi yansıyordu. Odanın ortasında kocaman kara bir kazanın altında ateş yanıyordu. Alevlerin turuncu ışığı duvarlarda tuhaf, uzayıp kısalan gölgeler oynatıyordu. Raflarda cam şişeler, masanın üzerinde garip biçimli bakır borular, üzerinde İpek’in hiç tanımadığı sembollerle dolu kâğıt tomarları duruyordu. Bir köşede, açık bir kitabın üzerinde, mürekkep henüz kurumamış gibi parlıyordu. Burası bir araştırmacının değil de sanki bir savaşçının odası gibiydi.

Kazanın başında bir adam duruyordu.

Uzun boylu, zayıf, omuzları haftalarca süren uykusuzluktan çökmüştü. Saçları darmadağınık, gömleği asit lekeleriyle doluydu, gözlerinin altında derin, mor halkalar vardı. Elindeki uzun bir çubukla kazanın içindekini yavaşça karıştırıyor, dudaklarının arasından anlaşılmaz sözcükler -bazen Latince, bazen sayılar, bazen ikisi bir arada- dökülüyordu.

İpek, bu adamın kim olduğunu sormaya gerek duymadı bile. O hakikati kadim bilgilerde arayan, herkesçe bilim tarihini değiştiren adan olarak tanıdığı, aslında kimsenin bilmediği gizli ilimlerin üstadıydı.

“Ne pişiriyorsunuz?” diye sordu İpek. Sesi taş odada beklenenden çok daha net çınladı.

Adam irkildi, çubuğu neredeyse elinden düşürüyordu. Hızla döndü, kızıl, yorgun gözlerini kısarak karanlığın içindeki küçük kızı süzdü. Bir an, sadece bir an, yüzünde çıplak bir korku belirdi. Sonra bu korku yerini tuhaf, derin bir yorgunluğun getirdiği kabullenişe bıraktı. Sanki hayatı boyunca gördüğü onca tuhaf, açıklanamaz şeyden sonra karanlıktan çıkıp konuşan bir çocuk artık onu gerçekten şaşırtamazdı.

“Sen kimsin, küçük hanım? Nasıl girdin buraya? Bu kapılar kilitlidir.” Sesi kalın, biraz kırık, ama gücünü hiç kaybetmemiş bir sesti.

“Adım İpek,” dedi kız, sesini titretmemeye çalışarak. “Clovis beni gönderdi.”

Bu isim, adamın yüzünü değiştirdi. Gözlerindeki yorgunluk bir anlığına yumuşadı. Neredeyse hüzünlü bir gülümsemeye dönüştü.

“Clavis…” diye mırıldandı. Sanki çok eski, çok sevdiği bir dostun adını anıyormuş gibi. “Elbette. O zaman zaman yazıcısını da geride bırakan bir defter oluyor.  Harfleri yani sembolleri ve simyayı sanırım bazen fazla birbirine karıştırıyorum.  Düşünmeyi öğrendikten sonra eylemselliğe de başlamış Clovis.” Çubuğu bir kenara bıraktı, alnındaki teri kirli koluyla sildi. Bir süre İpek’i inceledi. Gözlerinde hem şüphe hem de tuhaf bir umut vardı. “Peki söyle bana İpek. Gördüklerini kimseye anlatmayacağına dair bana söz verebilir misin?”

İpek başını salladı. Gamzelerini göstererek: “Zaten ban kimse inanmaz ki.”

Bu cevap hayatı boyunca kimsenin güldüğünü görmeyen adamı güldürmeyi başarmıştı. Kısa, tok, ama gerçek bir kahkaha ile. “Doğru söylüyorsun. Bence de öyle…” Elini uzattı, ama dokunmadı, sadece iskemleyi işaret ederek: “Otur öyleyse. Bana ne pişirdiğimi mi sordun? Bu, kısa bir hikâye değil, İpek. Ama madem Clovis benim fazlaca yalnız olduğumu düşünüyor. Seninle biraz konuşalım. İstersen baştan anlatayım.”

Ateşin dalgalı ışığında adamın yüzü bir anda yıllarca yaşlanmış gibi göründü. Ama sonra tuhaf bir şekilde gençleşti. Sanki anlatacağı hikâye, onu hem yoruyor hem de hafifletiyordu.

“Benim adım Isaac Newton. Ve üç yıl önce, hiç istemsizce bir yolun girmek zorunda kaldım.”

Bölüm 4: Kralın Emri

“1696 yılının kışıydı…” diye başladı Newton, gözleri ateşe kaydı, sanki alevlerin içinde geçmişi yeniden görüyordu. “Cambridge’de, kendi çalışma odamda oturuyordum. Işığın kırılması üzerine yeni bir deney yapıyordum. Aylardır üzerinde çalıştığım bir problem… O gün başka hiçbir şey önemli değildi bana. Sonra kapım çalındı kırmızı mühürlü bir mektupla.”

Ayağa kalktı, sesi alçaldı. “Sana sadece anlatmayacağım, İpek. Sana göstereceğim. Anlamışsındır herhalde Clovis’le benim yapabileceklerim sadece seni buraya getirebilmekten ibaret değil.”

Elini havaya kaldırdı, parmaklarını kazanın üzerinde yükselen dumana doğru salladı. Duman beklenmedik bir şekilde şekil değiştirmeye başladı; taş duvarlar erimeye, karanlık altın yaldızlı sütunlara dönüşmeye başladı. İpek’in ayaklarının altındaki nemli zemin, birden cilalı, soğuk bir mermere dönüştü.

Bir anda, kendilerini büyük bir salonda buldular.

Yüksek kemerli tavanlar, duvarlarda ağır kızıl kadife perdeler, uzak bir köşede sessizce bekleyen birkaç danışman. Salonun ortasında, elleri arkasında kavuşturulmuş, burnu hafif kemerli, çenesi dik bir adam duruyordu. Şimdiki halinden sanki daha genç bir Newton, üç yıl önceki hâli, ama İpek onu hemen tanıdı: aynı yorgun, kızıl gözler, ama saçları henüz bu kadar dağınık değildi, gömleğindeki asit izleri de henüz yoktu.

“Bu ben miyim?” diye mırıldandı yanındaki Newton, kendi geçmişine bakarken sesinde tuhaf bir hüzün vardı. “İnsanın kendi hafızası içinde adeta bir hayalet gibi dolaşması garip bir şey.”

Salonun öbür ucundaki büyük kapılar açıldı ve Kral III. William içeri girdi. Yaşlıca bir adam… Dimdik duruşunda, yüzünde ve yürüyüşünde krallığın tüm yorgunluğunu taşıyan bir ifade vardı. Danışmanlarına elinin tersiyle bir işaret yaptı. Hepsi sessizce salonu terk etti, geriye sadece kral ve genç Newton kaldı.

“Bay Newton,” dedi kral, sesi yankılanarak: “İngiltere’nin hazinesi çökmenin eşiğinde. Sikkelerimiz kırpılmış, gümüşümüzün içi boşaltılmış, sahtekârlar krallığı içeriden kemiriyor. Ya şimdi bir şeyler yapacağız ya da halkla birlikte kraliyet tam olarak tükenecek. En kötüsü eğer bir şeyler yapmazsak pusuda bekleyen düşmanların kapısı açılmış olacak ve güneyli barbarlar tüm britanyayı yağmalayacak. Elimizi çabuk tutmalıyız. Darphanenin başına geçmen gerekiyor.”

Genç Newton’un çenesi daha da sertleşti. “Majesteleri, beni bağışlayın ama burası benim yerim değil. Benim yerim kitaplarımın, rakamlarımın arasında. Darphane işlerinden anlamam, anlamak da…” Newton sözünü bitirmede Kral elini kaldırdı ve Newton’un kulağına fısıldayarak: “Peki ya sizin o köhne kulübenizde yaptığınız birçoklarına göre karanlık yaptığınız karanlık işlerinizden anladığımı söylesem Bay Newton… Ne dersiniz?”

Genç Newton’un yüzü bembeyaz kesildi.

“Evet,” dedi kral. Yavaşça, her kelimenin ağırlığını hissettirerek: “Kimsenin bilmediğini sandığınız o gece yarısı deneylerinizden haberdarım. Bu ülkede cadılar ve altını ‘çoğaltmaya’ kalkışanlar için yüz yıllardan beri süregelen bir yasa var, biliyorsunuzdur. İsteseydim, yarın sabah vak vak ağacında bir yaprak gibi sallanıyor olurdunuz.” Bir sessizlik oldu, sadece uzaktaki bir şömine ateşinin çıtırtısı duyuldu. “Ama ben aptal bir kral değilim, Bay Newton. Akıllı bir adamı asmak yerine, onunla işbirliği yapmayı tercih ediyorum.”

Masasına yürüdü, kendi eliyle yazılmış bir kâğıt aldı, genç Newton’a uzattı.

“Darphane’nin başına geçin. Orada yaptığınız her şey artık krallık için yapılmış meşru bir hizmettir. Unutmayın ilmimizi İngiliz halkına hizmet krallığa hizmettir. Bu kağıdı alın ve görevinizin başına geçiniz.”

Salon sis gibi eridi; mermer zemin yeniden taşa, kadife perdeler yeniden gölgelere dönüştü. İpek kendini yeniden karanlık odada, yaşlı Newton’un yanında buldu.

“Yani kral sizi hem koruyor hem de tehdit ediyordu.” dedi İpek mırıldanarak. Bunu söylerken gözleri kocama açık ve dalgındı.

“Tam olarak öyle.” dedi Newton, acı bir gülümsemeyle sandalyesine geri çökerken. “Krallar böyle yapar. Ve itiraf etmeliyim bir tarafım rahatlamıştı. Çünkü Kral bir konuda haklıydı. Verilen emri geri çevirmememin asıl sebebi de sanırım buydu İpek.”

Sesi alçaldı, odadaki ateşin çıtırtısından başka bir ses kalmadı.

“O gece, gece yarısı tutuklanmadan önce yine duman ve ışığın içerisinde kıvranırken gördüklerim beni yeterince ürkütmüştü.”

Newton’un sözleriyle birlikte oda bir kez daha değişmeye başladı; ama bu sefer farklıydı. Net bir sahne değildi bunlar. Parçalanmış, karmakarışık ve ürkütücü görüntülerdi. Ateşsi alazlanmalar, koyu dumanlar içerisinden geçtik ve İpek aniden kendini bulutların üzerinde, bir kuş gibi süzülürken buldu; altında, İngiltere’den başlayıp tüm Avrupa’ya doğru yayılan bir karan duman vardı. Alçalmaya başladıklarında İpek’in gördükleri kanının çekilmesine yetmişti. Sarayların yağmalandığı, tarlaların savaş ateşiyle kızıla boyandığını gördü. Vebanın, işaretli kapılardan kapıya sessizce dolaştığını, kıtlığın şehirleri bir bir susturduğunu gördü. Şehirlerin üzerinde dumanlar yükselmekteydi. Bazı şehirler hayalet şehir olmuştu. Gördüğü insanların yüzleri solgun ve umutsuzdu. Ama İpek ölüm kokusunu ve korkuyu tıpkı soğuk bir su gibi İpek teninde hissediyordu.

Görüntü, İpek’in nefesi kesildiğinde dağıldı ve İpek kendini yeniden Newton’un karanlık odasında buldu. Kalbi hızla çarparken:

“Bunu mu gördünüz?” diye fısıldadı, sesi çatallaşmıştı, titriyordu.

“Ve daha fazlasını…” dedi Newton. Yüzü solgun. “O günden sonra bu görüntü bana bir daha huzurlu uyku vermedi. Biliyordum ki eğer kraliyet kasası çökerse ve yıkım savaşları başlarsa o gördüğün karanlık kehanet gerçek olacaktı. Reddetme seçeneğim yoktu artık. Kimsenin bilmediği şeyleri biliyordum. Bu sorumluluktan kaçmak mümkün değildi.”

Bir süre sessiz kaldılar. Ateş çıtırdadı, kazandaki sıvı homurdanır gibi fokurdadı.

“Peki sonra…” diye sordu İpek yumuşak bir sesle.

“Gittim.” dedi Newton. “Darphane’nin başına geçtim. Gündüzleri kırpılmış sikkeleri toplattım, kalpazanları yakalattım, eni gümüş madenleri bulup çalıştırmaya başladım ama kurtuluş için bu yeterli değildi. Biliyordum ki, gerçek çözüm bu kazanın içindeydi.”

Bölüm 5: Felsefe Taşı

“Peki neyi arıyordunuz gerçekten?” diye sordu İpek. Bir taraftan da gözleri sürekli kazanın çevresindeki tuhaf aletler, raflardaki kitaplar ve şişelerde geziniyordu.

Felsefe Taşı’nı…” dedi Newton, sesinde hem yorgunluk hem de bastıramadığı bir heyecan vardı. “Eski simyacıların yüzyıllardır aradığı bir sır. Sevgili İpek, Metalleri oluşturan en küçük parçaların yani elementlerin düzenini değiştirebilen; sıradan kurşunu, bakırı, cıvayı hatta demiri bile altına dönüştürebilen efsanevi bir maddeyi… Ama sadece bu değil. Sevgili Paracelsus’un araştırmalarına göre doğru hazırlanırsa, ondan ‘Hayat İksiri’ de üretilebilirmiş: ölümü uzaklaştıran, en ağır hastalıkları bile iyileştiren bir sıvı.”

“Siz de buna inanıyor musunuz?”

Newton bir an duraksadı, sanki bu soruyu kendine hiç bu kadar açık sormamıştı. “İnanmak istiyorum. Ama itiraf etmeliyim ki İpek bir tarafım halkı büyük kıyımdan korumak isterken bir tarafım da sadece –içimdeki engel olamadığım- merakım yüzündendir. Evrenin bu en derin sırrını çözmek istiyorum. İkisini birbirinden ayırmak artık çok zor.”

Ayağa kalktı, raflardan birine yürüdü, tozlu ciltli kitapları usulca okşadı.

“Yıllarca aradım bu sırrı İpek. Kadim Mısır metinlerini okudum. İskenderiye Kütüphanesi yıkılırken kaçırılıp kurtarılmış Hermetik yazıları inceledim. Arap simyacıların şifrelerini, harf harf, sayı sayı çözmeye çalıştım. Geceler boyunca uyumadım; bazen bir formüllerin peşinde aylarımı, hatta yıllarımı harcadım. Sonra hepsinin yanlış olduğunu anlayıp en baştan başladım. Bir keresinde, sadece bir yıl boyunca kurşunla uğraştım. Sonunda elimde sadece kararmış, işe yaramaz bir külçe kaldı. Bir başka seferinde, gümüşü eritirken kazan çatladı, camlar odaya saçıldı, üç gün kulaklarım çınladı. Kütüphanemde binlerce kitap var artık, İpek, ama sadece bir avuç dolusu bana gerçek bir yol gösterdi.”

Cebinden küçük, rengi kan kırmızına çalan bir cisim çıkardı. Ateşe yaklaştırdığında taşın içinde bir kalbin üzerindeki gibi ince damar görünüyordu. Elindeki şey sanki canlı bir şeye benziyordu.”

“Ve geçen yıl bir mart gecesi tam da bu odada onu sonunda buldum.”

İpek nefesini tutarak taşa baktı. “Ne, nasıl yani! Nasıl bir andı?”

Newton’un yüzü, bu soruyla birlikte yumuşadı; sanki İpek’in varlığı, o yalnız gecelerin ağırlığını biraz hafifletiyordu.

“Bu şeyi mavi ateşin içerisinden çıkartabilmiştim. Onu avucumun içinde tuttum ve kara kazanın üzerinde dolaştırdım. İçinde parıldayan sıvı cıva akışkandı ve üzerinde sürekli gök kuşağı renkleri dans ediyordu. Kadim bilgelerin hep sözünü ettiği o sözcükleri tekrar ettim.”

Cismi yeniden avucuna aldı, kazanın üzerine eğildi; sesi farklı bir tona büründü, derin, eski, neredeyse dünyaya ait olmayan titreşen tok bir ses:

“O prime! Fac nunc illam rem primam.” (1)

O cisim güneş gibi parladı.

Işık o kadar güçlüydü ki İpek gözlerini kapatmak zorunda kaldı. Göz kapaklarının arkasında bile o yoğun, altın renkli ışığı görebiliyordu. Uzak bir gogn sesi gibi bir uğultu odayı doldurdu. Duvarlardaki gölgeler bile bir an için yok oldu. İpek gözlerini araladığında kazanın içindeki gümüşi cıva artık orada değildi. Yerinde, ağır, parlak, nefes kesici koca bir som altın vardı. Sıvı hâlde, ateş ışığının üzerinde dans ettiği bir altın kütlesi…

Newton’un dalmış bir halde altına bakarken gülümsüyordu.

“Başardım!” diye fısıldadı, kendi sesine bile inanamıyormuş gibi. “Krallığın tüm hazinesini kurtaracak kadar altın…” Sesi ciddileşti, omuzları düştü. O kadar yordun görünüyordu ki  sanki bir anda on yıl yaşlanmıştı. “Ama İpek, bazı kapılar bir kez açıldı mı, bir daha kapanmaz. O geceden sonra biliyordum ki bu gücün bir bedeli olacaktı. Sadece ne zaman, nasıl ödeyeceğimi bilmiyordum.” dedi ve olduğu yere yığıldı.

İpek hemen Newton’a yardım etmek için ayağa kalktı. O ana masanın üzerinde duran Clovis sayfalarının arasından ışıltılar yayarak:

Onu rahat bırak, dinlenmesi gerekiyor. Birkaç saat sonra ayağa kalkacaktır.

 

Bölüm 6: Kükürt Gecesi

Newton uyandığında bir tutam ekmek ve koca bir bardak su aldı ve anlatmaya devam etti: “Kral, altını görünce sevinçten çıldırdı,” dedi. Artık sarayda onun yanında yaşamamı istiyordu. Tabiki fazlasını istiyordu. Hemen, çabucak… Sanırım kazanda çorba kaynatır gibi altın üretebileceğimi düşünüyordu.”

Cebinden katlanmış, buruşuk bir kâğıt çıkardı, İpek’e uzattı. Kâğıdın üzerinde karaliyet mührü vardı. Eski süslü bir yazı ile:“Krallığın borçları büyüyor, Bay Newton. Fransa’yla savaş kapıda. Bana zamana karşı yarışan bir adam değil, zamanı yenen bir adam lazım. Bir hafta içinde yeni büyük bir külçe daha bekliyorum.”

“Bunun için suçlayamıyordum onu,” dedi Newton, kâğıdı geri katlarken. “O da rüyasında benim gördüğüm karanlığın bir kısmını, kendi tahtının çöküşü görüyordu belki de. Ama İpek bu mektup beni bir uçurumun kenarına itiyordu.”

“Uyumayı fazla sevmezdim ama aylarca süren uykusuzluk beni bitirmeye başladı. Gündüz Darphane, gece bu karanlık oda. Vücudum tükeniyordu ama ne kendime ne de krala karşı koyamıyordum. Bazen aynanın karşısına geçip kendi yüzümü tanıyamadığım oluyordu. Uşak yemeklerimi kapının önüne bırakır ve diğer öğünün yemeğini getirdiğinde yemeklerin hala yenilmemiş olduğunu görürdü.

Newton tükenmiş bir insanın boşluğa konuşması gibi anlatmaya devam ediyordu. Konuşurken de hiç durmadan çalışıyordu. Şimdi kazandaki sıvı altını büyük bir kalıba boşattı. Kazanın yanına koca bi çuval sürüdü ve:

“Önce cıvamızı boşaltalım.” diye mırıldanırken çuvaldaki katı cıvayı kazana boşaltıyor, ayağının altındaki körük sapı ile de sürekli ateşi körüklüyordu. Newton hiç susmadan kendince konuşmaya devam ediyordu: “Kükürtle devam edeceğiz. Bak çocuk şimdi kükürtle cıvanın evliliğinden oluşan hararetli kızıllığı göreceksin. Erimiş cıva önce kararacak, sonra beyazlayacak, sonra sararacak ve sonunda kızıla boyanacak. Kazanın üzerindeki renkli dumana dikkatli bakarsan yağmur yağarken güneşin çıkmayla oluşan gökkuşağını kazanın üzerinde görebilirsin. En sonunda o tanrısal sözler ile cıvanın bedeni ile kükürtün bedenlerinin birleşmesinden altının doğumunu tekrar göreceğiz. Yalnız iş o kadar da kolay olmuyor maalesef. Bazen defalarca bu işlemi tekrar etmemiz gerekebiliyor. Cıva her seferinde farklı oranda kükürtle evlenmeyi kabul ediyor.”

Newton sürekli konuşuyor ve aynı işlemleri tekrar ediyordu. Onu dikkatlice dinleyen İpek bir süre sonra Newton’un sanki bir tanrı ile sohbet ediyormuş gibi konuştuğunu fark etmeye başladı. İpek kendi kendine “Sanırım alşimi ilmi normal insanların uğraş alanı olmaktan çok uzakta bir yerlerde.” Diye söylendi.

Newton saatlerce bu işlemleri tekrar etti ve sabahın kızıllığının pencereden görünmeye başladığı bir anda kazan köpürdü ve üstünde aniden sarı bir duman patlaması yaşandı ve Newton bir ağaç gövdesi gibi yere yığıldı.

 

Tam bu sırada, İpek’in etrafındaki eşyalar titremeye başladı. Havada bir uğultu vardı. Sanki deprem oluyordu. Odada kitap sayfalarının hışırtısı duyulmaya başladı ve masanın üzerinde bulunan Clovis’in sayfaları ışıldamaya başladı.

İpek. Şimdi. Yardımın gerekiyor. Elini üzerime koy. Hemen, vakit yok!

İpek, Newton’un yerde hareketsiz yattığı o gecede gözlerinin önünde yeniden bir sis bulutunun çekildiğini hissetti.

Bölüm 7: Zamanı Aşan El

İpek bir odada yüzüne gün ışığının değmesi ile gözlerini açtığında pırıl pırıl bir gökyüzü içerisinde şafak söküyordu. İstemsizce arkasını döndüğünde koca bir salon ortasında kocaman bir yatak duruyordu. Yatağın üzerindeki tül perde içerisinde bir kişinin yattığını görebiliyordu. İpek sanki yapması gerekeni önceden öğrenmişçesine yatağa yaklaştı adamın kulağına eğilerek: “Newton, krallığın ve halkın ölüyor. Kurtar onları. Newton’un nerede olduğunu biliyorsun.” diye fısıldadı. Kral yatağından sıçrayarak doğruldu. Kral uyanmış ama kulağındaki o çocuk sesi fısıltıyla konuşmaya devam ediyordu: “Newtonu, krallığını ve halkını kurtarmalısın şimdi.” Kral III. William şaşkın şaşkın karşısında bulunan altın varaklı kendi tablosuna odaklandı ve dudaklarından: “Altın…” kelimesi döküldü.

Kral, yıllarca savaş meydanlarında korkusuzluğuyla tanınmış bir adam olsa da o sabah kalbi göğsünde bir davul gibi çarpıyordu. Yatağından fırladı, sesi titreyerek muhafızlarını haykırdı.

“Darphane Müdürü’nün evine! Hemen, atlarınızı sürün! Kapıyı kırın gerekirse her ne olursa olsun, onu canlı getirin!”

Uykusu bölünmüş askerler sersemleyerek daha ne olduğunu anlamadan atlarını Londra’nın taş sokaklarında atlarının nallarının şıkırtısıyla Newton’un evinin önünde buldular kendilerini. Komutan kapıyı çalmaya bile vakit ayırmadan bir tekmeyle kapıyı parçaladı ve askerleriyle içeriye doluşmasıyla kükürtün genzi yakan kokusundan tekrar dışarı kaçmak sorunda kaldılar. Komutan derhal pencereleri ve arka odanın kapısının kırılması talimatı verdi ve burnuna bir bez bağlayarak beklemeden içeri daldı. Newton’u karanlık arka odada, yerde kımıltısız buldu. Sürüyerek dışarıya çıkardı. Newton’un yüzü mosmordu, göğsü zar zor iniyor kalkıyordu.

Kralın kendi zavallı hekimi yatağından alındı ve kıyafetlerini bile giyemeden kendini eski dostu Newton’un yanında buldu. Doktor Newton’un başını geriye yatırdı, ciğerlerini temiz havayla doldurmaya çalıştı, bileğindeki nabzı dinledi, gözlerinin kısıldığını görünce alçak sesle: “İnatçı keçi, inandığın o tek tanrıya söyle seni bize geri versin.” diye mırıldandı.

İpek Clovis’in yanına döndüğünde bütün olanları aynı anda hem görüyor hem de duyuyordu. İpek aslında fiziksel olarak bedenin uzak bir yerlerde, karanlık odada durduğunu, ama sanal varlığının yüzyıllar öncesinde, Londra’da Newton’un yaşadığı o karanlık kulübenin alşimi çalışmalarını yaptığı odada olduğunu biliyordu. Clovis’in yardımı ile de aynı anda kralın veya doktorun yanında bir ruh gibi var olabiliyordu.

Bölüm 8: Uyanış

Newton’un gözkapakları titredi. İlk nefesi, boğazını yırtarcasına acı vericiydi, ama nefes almaya devam etti. Bir kez, iki kez, sonra yavaş yavaş düzeldi. Nevton’un kafasına koca bir kova su döküldüğünde. Ani bir sıçrama ile kendine geldi ve derin bir nefes aldı.

Onu karga tulumba saraya götürdüklerinde kral sarayın balkonundan uyanmakta olan Londra’ya bakıyordu.

Newton: “Majesteleri… Nasıl… nereden anladınız ölmek üzere olduğumu?”

Kral, kulağını hâlâ tuhaf bir şekilde ovuşturarak garip bir ifadeyle baktı ona. “Bilmiyorum, Bay Newton. Bir ses kız çocuğu yatağıma kadar geldi ve garip şeyler söyledi.” Belki de senin şu büyülü kitapların senin ve İngiltere’nin ölmesini istemiyorlardır.” Newton, bilinci yeniden bulanıklaşırken, çok uzak bir hatıra gibi, karanlık odada duran küçük bir kızın yüzü gözlerinin önüne geldi. Belki de birkaç gün içerisinde bu görüntü bir rüyanın kırıntısı gibi elinden kayıp gidecekti. Yine de, ömrünün geri kalanında, bazı geceler o silik yüzü hatırlayıp nedenini hiç çözemeyecekti.

Taş oda, İpek’in etrafındaki duvarlar ve her şey yavaşça eridi. Işık girdabı bir kez daha İpeği sarmıştı. Bu sefer ters yönde yukarı, bugüne, müzenin tozlu arşivine doğru yol aldı.

Gözlerini açtığında, elleri hâlâ Clovis’in sayfasının üzerindeydi. Defterin sayfaları arasından sızan o altın ışık yavaşça sönerek bir mumun son alevi gibi titriyordu.

Sayfada yeni sözcükler belirdi, bu sefer daha yavaş, daha derin bir sıcaklıkla:

Teşekkür ederim, İpek. Üç yüzyıldır bu anı bekledim. Ama şimdi anlıyorum ki, sen olmasaydın bu hikâye hiçbir zaman tamamlanamazdı. Sen tarihi değiştirmedin, küçük İpek. Sen onu her zaman olması gerektiği gibi tamamlamış oldun.

İpek’in gözleri doldu, ama sebebini tam bilmiyordu. “Onu bir daha görebilir miyim? Newton’u?”

Belki. Bu kitabın sayfaları hâlâ dolu, İpek. Ve sanırım sen ve ben, anlatılacak daha çok hikâyemiz olduğunu ikimiz de biliyoruz. Şimdi git. Yukarıda seni arayanlar var. Ama unutma bazı kitaplar sadece okuması gereken kişiyi bekler. Sen akıllı ve yetenekleri olan bir kızsın. Unutma her zaman sana en yakındaki bir kütüphanede seni bekliyor olacağım. Çünkü sen beklenmeye değer kalbi tertemiz bir çocuksun.

Yukarıdan, merdivenlerin başından sesler geliyordu. İpek, Clovis’in kapağını nazikçe kapattı, defteri eski yerine, rafın en gölgeli köşesine bıraktı. Uzun koridorda ilerlerken başını çevirdi ve defterin sırtında daha önce hiç fark etmediği uzun, ince bir sembol bir anlığına parıldadı. Bu bir altın anahtardı. İpek gülümsedi ve koridoru geçti ve kapıyı araladı ve müzenin geniş odasının en başında Annesinin kendisine doğru yürüdüğünü gördü. Sanki içeride birkaç dakikadan fazla kalmamıştı. Kimse onun Newton’la bir gece geçirdiğini bilmiyordu.

 

S O N

  • Lt:”O prime! Fac nunc illam rem primam.” – Tr: “Ey ilk olan! Şimdi o şeyi ilk şey yap.”

İlgili Haberler

Ata Nirun´la Ruhlar Üzerine Bir Röportaj

okuryazarkitaplar

İsimsizin Kalbi

okuryazarkitaplar

Marco Polo’nun Coğrafi Keşiflerdeki Yeri ve Tarihsel Önemi

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...