Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖyküTarih

Bir Çocuk Asker; Onbaşı Nezahat

İpek Erhan

‘’ O daha çok küçük bu yaşta, ne işi var cephede? Bırak benimle kalsın. ‘’

Babam 70. Alay Komutanı Hafız Halit Bey’in adımları, bir tabur askerin adımları gibi bütün evde çınlıyordu. Anlık bir sessizlikten sonra:

‘’Hayır, benimle gelecek! Kararım katidir. ‘’ dedi.
Yataktan fırlayıp babama sarılmamak için kendimi zor tuttum. Annemden sonra babamdan da ayrılma düşüncesi beni çok üzüyordu. Ağlamaktan şişmiş gözlerimi, acıdığı halde kapatarak bir nebze olsun içim rahatlamış bir şekilde uykuya daldım.

Sabah rüzgarları, toz bulutlarını önüne katmış halka halka savuruyordu. Erzurum’un kuru ayazı, her yeri buza kesiyor; güneş, ışık huzmelerini bulutların arasından yeryüzüne sızdırmaya çalışıyordu. Babam iri ellerini saçlarımda gezdirerek :

-Nezahat, gidiyoruz kızım.

-Nereye ?

-Cepheye.


O sabah babaannemin pişirdiği çorbayı buruk bir sevinçle içtim. Babamla birlikte yeni bir hayata, yeni bir yolculuğa koyulduk. İzmit’e vardığımızda gördüklerim beni çok şaşırttı. Demek askerlik böyle bir şeydi. İçimde hepsine karşı sevgi ve hayranlık uyandı. Babamı meraklı ama çekinen gözlerle takip ettim. Tam o sırada arkamızdan bir ses:

-Emredin komutanım!

-Gel Mehmet, gel. Mehmet, bu benim kızım Nezahat. Yemesinden, içmesinden, eğitiminden sen sorumlusun.
O an kendimi asker gibi hissettim. Ertesi gün Mehmet, beni erkenden uyandırdı. Eğitimlere katılmaya başladım. Ata binmeyi, silah kullanmayı öğrenmek çok zevkliydi. Ta ki içinde bulunduğum birliğin Gediz cephesine gideceğini duyana kadar. İlk defa cepheye gidecektim. İçimde heyecan, endişe, bin bir türlü duygu vardı. Muharebe esnasında cephe gerisine kaçan askerlerle karşılaştım. Onlara ‘’ Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz? ‘’ dedim. Bu sözüm onlara güç verdi.

II. İnönü Zaferi’nden sonra Ahmet Derviş Paşa beni yanına çağırttı ve beni onbaşılığa terfi ettirdi. Gözlerim doldu. Dilimin ucunda bir söz, tarifsiz bir onurdu yaşadığım. Bu mükemmel duyguyla babam bana sarıldı. Babamın gururlu bakışları, söze gerek bırakmadı. Sakarya Savaşı öncesi Başkomutan Mustafa Kemal’in cepheye geleceği haberi geldi. Bende diğer askerlerle sıraya girdim. Başkomutan tam önümden geçerken birden durdu. Bana baktı:

– Adın ne küçük?

– Nezahat komutanım.

– Ne işin var burada?

İçinde korku bulundurmayan kararlı bir sesle ‘’ Ben askerin kalesiyim komutanım! ‘’ Bu cevap, başkomutanın çok hoşuna gitti. Gülümsedi ve askeri selamlamaya devam etti.

Bir sabah babam, odama heyecanla geldi. Meclisin dün yaptığı oturumda benim ilk İstiklal Madalyası almaya layık görülen kişi olduğumu söyledi. Sevinç ve gözyaşları içinde babama sarıldım. Kurtuluş Savaşı sona ermiş. Cumhuriyet ilan edilmişti. Babamla birlikte İstanbul’a yerleştik. Artık hayatımdaki en büyük eksiği tamamlama zamanı gelmişti. Önce Amerikan Kız Koleji’ne, ardından Fransız Jan Dark Enstitüsüne devam ettim. Genç, alımlı tahsilini tamamlamış bir hanımefendi… Bir toplantıda Yüzbaşı Rıfat Bey ile tanıştım. Asker olması, beyefendiliği ve sohbeti beni etkilemişti. Sık sık görüşmeye başladık ve çok geçmeden evlendik.

Zaman su gibi akıyor, günler sanki yılları kovalıyordu. Bir haber bekliyordum. Beklediğim haber gelmiyor, her gittiğim toplantıda, baloda, davette İstiklal Madalyası ümidi taşıyordum. Nihayet meclis başkanı beni Dolmabahçe Sarayı’na davet etti. Müthiş bir sevinç ve heyecanla sabah erkenden uyandım. Yaşımın hayli ilerlemesine aldırmadan bir genç kız edasıyla hazırlandım. Evden kızımla birlikte çıktık. Ağırbaşlı, neşeli bir eda ile davet edildiğim sarayda, sonunda madalyamı alacaktım. Fakat bana porselen bir tabak takdim edildi. Merdivenleri inerken dizlerimin bağı çözülmüş, gözlerimdeki yaşlar omuzlarıma yük olmuştu. Ağlayarak kızıma ‘’Bana bir istiklal madalyasını çok gördüler.’’ dedim.

Yıl 1994, aylardan eylül, yer Gülhane Askeri Tıp Akademisi… Hava soğuk ve hüzünlü, gökyüzü bulutlu. Camdan görülen manzaranın bütünü ölü gibi. Yorgun gözlerim pencerede. Sonbahar rüzgarlarının yapraklarının oradan oraya nasıl savrulduğunu izliyorum. Hayatım geçiyor gözümün önünden. Ellerim buz gibi soğuk. Kızım İnci, yanı başımda. Bir yandan ellerimi ısıtmaya çalışıyor bir yandan dolu gözlerle bana bakıyor. Ben Onbaşı Nezahat. Sararmış suretim, titreyen dudaklarımla son sözüm:

‘’Bak İnci görüyor musun? 70. Alay burada. Babam da gelmiş ‘Gidelim.’ diyor.’’


O çok beklediği İstiklal Madalyası, ölümünden 19 yıl sonra 2013 yılında, torununun kızı Gizem Ünaldı’ya takdim edildi.

İlgili Haberler

Bir An(ı) Hasbihal

Comcini

Geçmişin Gölgesinde Kızıl Bir Uyanış 1. kısım

KÜBRA ÇAKAR

 Yemin: Nezehat’ın İlk Uçuşu

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...