Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Güneş Ve Ay 2. Bölüm

ayşin çoban
Ayşin Çoban

Asım’ın ona yazdığı şiirin bir kıtası geldi aklına: “Ömrümden onca mevsim geldi geçti, toplasam her birini seni tanıdığım bir ekim sabahı etmezdi.” Mutluluktan çıldırmış gibiydi. Saat tam da buluşmaya gitmesi gerektiğini gösteriyordu. Hemen dolabını açtı; gençlik kıyafetleri yerli yerindeydi. Lacivert-kırmızı kareli eteğini çıkarttı dans ederek. Krem rengi bluzunu üzerine giydi heyecanla. Ceketini de giyip saçlarını açık bıraktı. Derler ki: “Hayatının dağınıklığını toparlayamayan kadınların saçları hep derli toplu olur.” Kırmızı bandanasını saçlarına taç gibi takıp omuzuna uzanan saçlarını iki yana saldı, tıpkı otuz küsur yıl önceki gibi.

Asım onu Taş Köprü’nün orada bekliyor olmalıydı. Saatine baktı, bir iki dakika gecikmişti; gelecekten gelip yıllar önceki randevusuna yetişmesi pek kolay olamazdı tabii. Koşarak değil, neredeyse uçarak gitti. İşte oradaydı! Beyaz çizgili gömleği, siyah kumaş pantolonu… Başı önünde, elinde bir paket, öylece bekliyordu. Yaklaştıkça heyecanı artıyor, Asım’ın suratının düştüğünü görüyordu. Oysa hatırladığı kadarıyla gülümseyerek karşılamıştı onu yıllar önce. Yaklaştı ve “Merhaba,” dedi. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi.

Asım, “Merhaba,” dedi gözlerini kaçırarak. Geçmişe gelse de bir kader vardı işleyen ve değişmeyen; bu kez farklı nasip olmayacaktı bu aşkı yaşamak. Ve o şiiri yazacaktı Mihrimah: “Ne kadar hasretim gözlerine, ne çok yüreğine nasipsizim…” Bu kez ayrılığın acısıyla değil, sevdiği adama sitem dolu sözlerle devam edecekti şiirine: “İçime sindi özlemin, faili sensin hasretine tutsak gözlerimin.”

Asım başını kaldırıp mahcup mahcup baktı genç kadının yüzüne. Gözlerini kaçırmak istese de gözlerinin içine bakarak, ağzından dökülenlerle umutlu yüreğine kor düşürdü. Zarfı eline verip uzaklaştı oradan; ayrılık mektubu adresine ulaşmıştı. Her satırında imtina ederek yazdığı, ayrılmak zorunda olduğu cümleler yazıyordu. Okudukça neye uğradığını şaşırdı; bunu hiç beklemiyordu. Ne yaparsa yapsın değişmiyormuş kader denilen şey ama neden? Nasibi zorlamak yürek çıkmazına sokuyormuş insanı meğer. Durup öylece baktı sevdiği adamın uzaklaşan adımlarına. Gözleri nemlenmiş, ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Bu bir şans değil, bu hayattan alınacak bir dersti aslında; idrak etmesi gereken bir şeyler vardı. O an işte gerçekten yok olmak istedi. Önceki durumu daha iyiydi; en azından yaşadığı masum aşk, ruhsuz hayatının içinde kalbini diri tutmuştu. Şimdi kalbi de heba olacaktı hayatı gibi.

Ve bilemediği bir şey vardı: Bazı sevgiler sessizce yaşanmalıydı; üzerine masumiyetin toprağı serpilmeli, kirlenmeden öylece saf ve temiz yeşermeliydi kalplerde. Olması gerektiği gibi…

Değişmeyeceğini bildiği için onun gitmesine engel olamadı çünkü anlamıştı; değiştirilmez bir kader yazılmıştı. Arkasını dönüp gerisin geriye gitti. Üstelik yıllarca sakladığı hediyesini almadan… Taş Köprü’nün kenarına sırtını dayayıp kalakaldı öylece. Bir karanfil dalı uzandı gözlerinin önüne. Kızıl saçlı, gülüşü güzel bir kadın bitivermişti karşısında. Elindeki çiçek sepetinden tanıdı onu. Hıçkırarak ağlamaya başladı ve “Daha kötü oldu, daha beter oldu!” dedi ümitsizce. O ağladıkça kadın gülümsüyor, karanfili ısrarla eline tutuşturuyordu. “Keşke şu an burada yok olsam, hiç olsam!” diye haykırdı Mihrimah.

Kadın sakin bir ses tonuyla, “Bunu istememelisin. Sen de bu evrenin bir zerresisin ve inan bana, sensizken gördüm şu âlemi; hiç de güzel değildi,” dedi ve tekrar uzattı karanfili. Çünkü evren her zerresiyle dengelenirdi. İçini çeke çeke durup baktı kadına: “Senin yüzünden oldu! O beni yanlış hatırlayacak şimdi, ben buna dayanamam ki…” Yalnızca mazisine tutunup yaşayabilen biri için hatıraları çok kıymetliydi. Şimdi o masum anısı kirlenmişti. Kızgındı bu esrarengiz kadına: “Hem sen de kimsin? Neden karşıma çıkıp duruyorsun?” diye sordu içi kan ağlayarak.

Kadın gülümsedi; sakin tavırları karşısındaki insana anlam verilemeyen bir huzur veriyordu. “Ben kim miyim? Adım Kader ve senin mukadderatınım,” dedi. Kayboldu gözden. Boğazı düğüm düğüm, suya hasret bir çöl gibiydi yatağından sıçrayarak uyandığında. Başucundaki suyu alıp birkaç yudum içti kana kana. Pembe saten sabahlığını giyinip Fransız camın kenarına gitti ve derin derin nefeslendi. Bahçıvanın bahçeyle uğraşmasını izledi bir müddet şuursuzca. Odanın kapısı usulca açıldı; elinde kahve tepsisiyle içeri girdi hizmetli, her sabah olduğu gibi. Gold desenli fincanı eline alıp yudumlarken “Bu nasıl bir rüyaydı?” diye düşündü.

O an bir aydınlanma yaşıyordu. Hemen harekete geçti. Üzerini giyindikten sonra bavuluna yalnızlığını koyup arabasına doğru hızla yürüdü. Şoför koltuğuna geçip direksiyonu geleceğine yön vermek için kırdı. İstikamet, doğup büyüdüğü minik kasabasıydı. Koca şehirden ve yüklerinden, sakin ve mütevazı kasabasına doğru bastı gaza. Herkesin gördüğü sarayındaki müebbet zindan mahkûmiyetinden hür bıraktı kendini. Tek bir adımla, sade bir kararla kurtulmuştu yüklerinden ve hiç bu kadar hafif hissetmemişti kendisini.

“Söğüt’e Hoş Geldiniz” tabelasını da geçip uzun zamandır kilitli olan baba ocağının kapısını açtı. Yalnızlığı yine yanındaydı ama o şu an yalnız hissetmiyordu. Bilakis etrafı sevinçli kalabalıklarla dolmuştu. Ayağının tozuyla babasının çalışma odasına gidip daktilonun üzerindeki beyaz örtüyü kaldırdı. Üzerindeki havaya uçuşan tozlar gibi geçmişin tozu dumanı da pencereden uçuşup gitti. Vakit kaybetmeden başına oturup ileride ses getirecek romanının ilk cümlesini yazdı:

“Geçmiş değişmesi imkânsız olan mukadderatken, gelecek yönü belirlenebilir mümkün bir kaderdir.”

Böylece geçmişin yükünü geride bıraktı ve ÇİÇEKÇİ KADIN isimli romanı raflarda yerini aldı.

İlgili Haberler

Özgürlüğün Değeri

KÜBRA ÇAKAR

Kuvars Taşı

KÜBRA ÇAKAR

Akmayan Gözyaşı

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...