Ertan Armağan
Bolu Beyi’nin konağında olağanüstü bir gün yaşanıyor, Bey’in gerginliği; konağın ön tarafındaki bahçenin içerisinde muntazam bir sıra halinde hareket etmeden bekleyen tüm hizmetçiler, askerler, seyisler, bahçıvanlar, aşçılar tarafından hissediliyordu. Hiç kimseden çıt çıkmıyor, insanlar sadece kaçamak bakışlarla Bey’in tavırlarını izliyorlardı. Bey; bir ileri bir geri gidip duruyor, kafasını sağa sola sallarken bir eliyle diğerini yumrukluyordu. Bey’in kafasındaki beyaz kavuğun ortasında bulunan yeşil zümrüdün altından uzanan altın renkli püsküller savrulup duruyordu.
Bey; o kadar telaşın içinde beyaz, ipek gömleğinin üzerine giydiği, kenarları beyaz saçaklı, yeşil kaftanını düzeltip duruyor, ayağındaki parlak siyah çizmelerini kirletmemek için özen gösteriyordu. Sabahın erken saatinde konağa gelen berber; Bey’in sakallarını kusursuz bir şekilde tıraş etmiş, kaytan bıyığını düzeltmiş, bıyığın uçlarını özenle inceltmişti. Bey; üstünün başının kusursuz olduğundan tekrar emin olduktan sonra, arkasına doğru bir ayağı ile yarım bir dönüş yaptı. Ellerini arkasında birleştirdi. Olduğu yerden kemikli ve büyük yüzüne göre küçük kalan siyah gözlerini, sırada bekleyenlerin üzerinde gezdiriyordu. Az önceki telaşlı adamın birden donuk bir ifade ile etrafı süzmesi, insanlarda tedirginlik yaratmıştı. Konağın içinden olanları izleyen Bey’in eşi, kız kardeşi ve konağın kadın hizmetçileri şaşkındı. O dirayetli, otoriter adamı ilk defa bu halde görüyorlardı. Bey, sıranın en önünde bekleyen üç oğlunun yanına hızlı adımlarla geldi. Babalarını gören altı, sekiz ve on yaşındaki üç çocuk; aralarındaki konuşmaları bırakıp kaftanlarını, kavuklarını düzelttiler. “Geliyorlar efendim, geliyorlar!” diye seslenerek panik içerisinde bahçeden konağa doğru koşuyordu Bey’in yardımcısı Galip Ağa. Gelenleri gözleme işini, ilerlemiş yaşına rağmen kimseye bırakmamıştı.
Konağa doğru küçük bir süvari ordusu yaklaşıyordu. Atların nal sesleri yükselmeye başladığında, Bey’in telaşı arttı. Üç yüz atlının en önünde yer alan Çerkes Nuri Paşa’yı görünce içini bir huzursuzluk kapladı. Paşa’nın geleceğini ilk haber aldığında çok şaşırmıştı. Durumu kendisine arz eden Galip Ağa’ya, “Nasıl olur? Öyle kudretli bir Paşa buralara nasıl gelir? Neden gelir? Celali isyancıları buralara mı sızdı yoksa? Hepimizin kellesi gider alimallah! Galip Ağa, biz burada böyle isyanların çıkmasına izin vermedik. Bu nasıl iştir?” demişti. O günden beri hareketleri değişmiş, içindeki korkuyu etrafındakilere öfke şeklinde yansıtmıştı. Paşa’nın geleceği gün, her şeyin kusursuz olması için uğraşmış, en ufak hata yapan adamını falakaya yatırmaktan çekinmemişti. Süvariler, konağında bahçesinde iki ayrı sıra halinde pozisyon aldılar. Paşa’nın atına doğru koşmaya başlayan Bey’in korkusu giderek artıyordu. Paşa; ellisine merdiven dayamış, uzun beyaz sakallı, kanca burunlu bir adamdı. Başındaki gösterişli siyah sarığında, işlemeli küçük parlak hilaller çaprak bir şerit halinde tek taraflı uzanıyordu. Üzerindeki mat gümüş kaftanın geniş yakaları ile kenarlarındaki püsküller simsiyahtı. Arkasındaki güneşin vurmasıyla siyah Arap atının üzerinde, kısa boyunun aksine Bey’in gözünde bir dev gibi görünüyordu. Kendisine doğru gelen Bey’i umursamadan konağı, bekleyenleri, bahçeyi süzdü. Derin sessizlik içerisinde, sadece Bey’in ayak sesleri duyuluyordu. Bir süvari, hızlıca gelip atın yularından tutup Paşa’nın inmesine yardım ederken Bey coşkulu bir şekilde sesleniyordu: “Hoş geldiniz Paşam, sefalar getirdiniz. Gözümüz yollarda kaldı. İzin vermediniz, keşke şehir girişinde karşılayabilseydik sizi. Taaa, payitahttan buralara en kıymetli vezirlerimizden biri gelecek, biz de öyle bekleyeceğiz? Emrinize karşın, haddimiz olmayarak hazırlıklar yaptık. Buyurun! Arka taraftaki geniş bahçemizde sofralar hazırlattım. Atları pek seversiniz, bilirim. En güzel tayları seçtim. Bu taylar…” Paşa’nın bakışları, son cümleden sonra Bey’e doğru dönmüştü. Kısık, boğuk, korkutucu bir ses tonuyla, “Kâfi, konuşmak için sorularımı bekle.” Bey başını önüne eğdi, sessizleşti. Paşa, sıraya tekrar baktı, “Sen, Turhallı Galip değil misin? Evet, evet! Bildim, tanıdım seni.” Kendisine yaklaşmasını işaret eden Paşa’ya doğru yürüyen Galip Ağa; başını öne eğdi, “Mahcup ettiniz beni Paşam, beni tanımanıza çok sevindim. Mahcup ettiniz beni. Koca Kurt’un son seferinde beraber savaştık Zigetvar önlerinde. Burçları beraber aştık. Sizin geleceğinizi duyduğumda emin olamadım. Çerkes Nuri -benim birlikte savaştığım arkadaşım-; ‘Vezir mi oldu, paşa mı oldu?” diye, emin olamadım. Sonuçta, ben yıllardır Bolu’dayım. Pek sevindim sizi gördüğüme.” Paşa, ilk defa tebessüm etti, eski gaza arkadaşına sarıldı. Arka bahçeye yürümeye başladılar. Bey, onların arkalarından ilerlerken içinden söyleniyordu: “Ulan dürzü Galip, ağzını bıçak açmadı. Demedin bana tanıyor olabileceğini. Niyetin buraya vali olmak mı? Aklından neler geçiyor senin? Bak yüzüme bakıyor mu? Paşa, tanıdık çıktı ya! Gidecek elbet! O zaman ne yapacaksın. Şu işten kellemi bir kurtarayım. Yahu, ben burada canımı dişime taktım. O köprüleri yaptırmak için neler çektim. Bunun için cezalandırılırsam gözüm açık gider. Ah Galip, hain Galip!”
Konağın arka bahçesinde hazırlanan büyük ve gösterişli sofrada taze kuzu etleri, tatlılar yeniyor; ayranlar, şerbetler içiliyordu. Bey; Galip Ağa’nın, Paşa’nın yanına kurulmasından dolayı hizmetin aksamaması için işlerle bizzat ilgileniyordu. En sonunda Paşa, Bey’i yanına çağırdı, ikisi arka bahçenin çeşitli çiçekleri, ağaçları arasında yürümeye başladılar. Paşa’nın ses tonu bu sefer tedirgin etmedi Bolu Bey’ini, “Bak oğlum, benden en az on beş yaş küçüksün. Neler gördüm, neler ettim ben. Celali İsyanları’nı bastırmaya gideriz. Önce Tokat’a, oradan Erzurum’a kadar vuruşacağız. Yolda sipahilerden, gönüllülerden asker topluyorum. Nemçe kafiri ile savaşmaya benzemiyor bu iş. İçimizden yapılan saldırı çok daha bela oluyor. Yüzümüz düşmana dönmüşken bir çıban misali huzursuz ediyor devleti. Sen, gençliğinde savaşlara katılmışsın, bilirsin neler yapılması gerektiğini. Aferin, civarda Celâlilere fırsat vermemişsin. Evvela, toplayabildiğin adamları kat yanına, benimle Tokat’a geleceksin. Sayımız yolda on bini bulacaktır. Karayazıcı çıbanını tepeleyeceğiz inşallah. Şimdi, senin kafan karışmıştır. Bu ne iştir? Neden burada hapsolduk dersin? Burada faydalı işler yapmışsın, reayanın hakkını gözetip köprüler, camiler, bedestenler kurmuşsun. Aferin! Devlet işlerine akıl ermez bazen. Hakkındaki şikayetlerden ötürü iyice araştırdık her şeyi. O yüzden buradaydın. İşimi eksiksiz yaptım. Gördüm ki sen halk nazarında mutebersin. Şimdi, yapman gereken şu. Buranın senden önceki valisi, Anadolu Beylerbeyi’nin damadı. Senin yaptığın her faydalı iş, onun yapmadıklarını yüzüne vurur. Çekemez seni. Anadolu Beylerbeyi kim ?, Sultan Murad’ın damadı. Diyeceğim o, seni korumak isterim. Senin şansın şu: ben o vezirlerin ipliğini pazara dökeceğim. Sana ileride ihtiyacım olacak. Neler çalmışlar, neler etmişler burada diye. Sen, canla başla çalışmışsın. Bu vakitten sonra çivi çakmayacaksın bir süre. Sular akar, mevsimler geçer; sonrasına bakarız. Galip Ağa’yı da unutmamak lazım. Pek severim. Çarşıda, bostanda hakkında öğrenemediğim şeyleri anlattı bana. Çok memnun oldum. Şimdi bakalım şu taylara!” Bey, rahatlamıştı. Göğsünde büyük bir taşın ağırlığını hissediyordu kaç gündür. Seyislere emir verdi. On tane tay getirildi Paşa’nın huzuruna.
Özenle seçilip hazırlanan taylar göz kamaştırıyordu. Paşa; hayvanları sevgiyle okşuyor, hediyelerden memnun olduğunu belli ediyordu. O esnada arkada duran beyaz, cılız bir doru tayını fark etti. Seyislere doğru seslendi: “Kim getirdi bu yavrucağı?”. Seyislerin ortasında beyaz uzun sakallı, renkli gözlü, iri bir adam ileriye atıldı, “Ben getirdim Paşam, siz bakmayın bu haline, serpildiği zaman görün bunu. İyice bir…” Galip Ağa öne doğru gelip, “Sus be adam! Paşa, sadece ‘Kim getirdi?’ diye sordu. Fazla lakırdı yapma.” Paşa’ya doğru dönüp, “Koca Yusuf iyi bir seyistir. Yıllar ona da acımamış olacak. Gözleri pek seçemez artık. Öte yandan sizin kim olduğunuzu idrak edemeyecek kadar cahil. Hoş görün Paşa’m! Koca Yusuf tayların arasında en iyisinin, kendi getirdiği hayvanın olduğunu biliyordu. Galip Ağa’nın sözleri zoruna gitti, “Paşa’m, bu tay…”. Paşa, sinirlendi: “Yahu sen her lafa girersin. Bak, adam senin yediğin haltı örtmeye çalışır. Hala, konuşursun. Sus! Diğer taylar kâfi.” Bey’in emri ile Koca Yusuf’u konağın mahzenine hapsettiler. Bey, yokluğunda gönülsüzce işleri Galip Ağa’ya devretti. Paşa’yı tanıdığını söylememesi Bey’i düşündürüyordu. Ona, “Koca Yusuf’u köyüne gönder, yazıktır.” dedi. Galip Ağa, “Ah Bey’im. Bilmezsiniz siz bunun hesabını. Tutmaz sizi bu. Rezil etmek istedi sizi Paşa’nın gözünde. Bu seyisler, yollara düşerler tay bulmak için. Haberini bir şekilde önceden almıştır. Bolu’ya kimin geleceğini önceden öğrenmiştir, bundan etmiştir. O kıçı kırık tayı getirmiştir buraya. Hazırlıklardan fark edemedim. Sabah getirmiş olacak o tayı, müsaade eder miydim görsem?” Paşa’nın kuvvetlerine katılmak için hazırlıkları bir an önce bitirmek isteyen Bey, “İyi, sen bilirsin ne edeceğini. Usulünce gönderin. Birkaç değnek vurun en fazla.” dedi. Ertesi gün konakta olağanüstü hareketlilik yaşanıyor; atlar hazırlanıyor, askerler toparlanıyor, silahlar diziliyor, erzaklar arabalara diziliyordu. Bey, eşi, çocukları ve kız kardeşi ile konağın geniş salonunda vedalaşırken “Hanım, sen çok şaşırdın bu olanlara. Nerde diyorsun benim yiğit Osman’ım? Önceden gözüm karaydı, elime kılıcı alınca eyvallah etmezdim kimseye. Şimdi işler değişti, bak üç tane çocuk var. Sen varsın, kardeşim var. İdam ederlerse haliniz ne olur? Alttan alırım her şeyi. Baksana, halka hizmet etmek suç olur! Eksik ararlar. Paşa, lehime görünür. Kardeşim sana emanet. Galip’e çok güvenme, açık verme. Paşa’nın üzerimizde duran kalkanını tutan el Galip’in eli. Mecburen o bakacak buralara, arkasında Paşa var. Yapacak bir şey yok. Haydi hakkınızı helal edin.” dedi. Çocuklarını, kardeşini kucakladı. Eşini öptü. Askerlerin yanına indi, Paşa’nın talimatını beklemeye başladı. En sonunda, askerler tozu dumana katarak şehri terk ettiler. Konağın üst balkonundan gidenleri izleyen Galip Ağa, başındaki siyah sarığı düzeltti. İlk defa giydiği yeni siyah kaftanını düzeltti. Uzun beyaz sakallarını, gür bıyıklarını özenle tıraş etmişti. Paşa’nın onu fark etmesinden beri yüzünden eksik olmayan tebessüm yerine, asık bir suratla aşağıya doğru inmeye başladı. Mahzene girdi, adamlara dışında beklemelerini söyledi. Koca Yusuf, eski bir yatağın üstünde uzanıyordu. Ona doğru yürüdü, “Ah Koca Yusuf, olacak şey mi? Neyse, çok dil döktüm kurtardım seni.” dedi. Kilitli olan mahpus odasının kapısını açtı, Koca Yusuf sevinçli görünüyordu, “Bu tay, serpildiği zaman dillere destan olacak. İnan bana…” Galip Ağa; Koca Yusuf sözünü bitirmeden, kuşağından bir hançer çıkardı. Sağ eliyle tuttuğu hançeri, sol el bileğinin altına sapladı. Can havliyle bağırarak açık bıraktığı kapılardan bahçeye doğru koşmaya başladı, “İmdaaaat, öldürmeye kalktı beni. Askerler, yardım ediiiin!” Koca Yusuf, olanları anlamıyordu, askerler onu odaya tekrar hapsederken haykırıyordu. “Yalan söylüyor deyyus, yalaaaaaan! Ah Ruşen Ali’m! Nerelerdesin, ne oyunlar ediyorlar babana?” Galip Ağa’nın yaralı kolu sarıldı, kadıdan fetva alındı, Koca Yusuf’un mavi gözleri karartıldı.
Köyünün yeşil çayırlarında koyunlarını otlatan on beş yaşındaki Ruşen Ali, kılıcını sallamadan duramıyordu. Kusursuz kullandığı yayı ile ağaçlardaki meyvelere ok fırlatıyordu. Yaşıtlarını güreşlerde yeniyor; uzun boyunun, güçlü gövdesinin hakkını veriyordu. Simsiyah saçlarını, gözlerini vefat etmiş annesinden almıştı. Beyaz teni babasından geliyordu. Aniden, bir ses duydu, “Ruşen Aliiiiiiii, Ruşen Aliiiiiii!”Babasının sesiydi işittiği, köylüler yanındaydı. Babasının bir eliyle yularından tuttuğu beyaz, sıska tayı gördü. Babasının nereye adım attığını bilmeyen halini fark etti. Var gücüyle onun yanına koşarken, eski yeşil başlığı düştü. “Vah babam, neler oldu sana? Kim etti sana bunları? Sen bu çileyi çekerken ben habersizdim. Burada vakit öldürürdüm. Hepsinden hesap soracağım baba, anlat bana.” diye feryat ederken ağlıyordu. Tüm gücüyle babasını sarıyor, çaresizce yaralarına derman olmaya çalışıyordu. Koca Yusuf oğlunun yüzünü yokladı, yanaklarını öptü, “Ruşen Ali, sen benim görmeyen gözlerim olacaksın. Bu sıska tay; seninle birlikte serpilecek, büyüyecek, güçlenecek. Buralardan, İstanbul’a kadar, Arap topraklarına kadar ismi bilinecek. Kırat olacak.” Üç sene içinde Ruşen Ali, sıska tayı oğlu ile büyüttü. Çeşitli otlardan yaptığı yakıları sürdü, içirdi. Karanlık ahırda güneşten uzakta tuttu. Ruşen Ali ile birlikte gürbüzleşen taya, “Kırat”; siyah bıyıkları çıkan, güçlenen, bileği bükülmeyen Ruşen Ali’ye “Köroğlu” dendi. Köroğlu, Kırat’ıyla tüm koşuları kazanıyor, kendisine kafa tutan herkesi yere seriyordu. Gözleri görmeyen Koca Yusuf’un tayı ile oğlu hakkında anlatılanlar, Galip Ağa’nın ve Bolu Beyi’nin kulağına gidiyordu.
Konağında nargile Bolu Bey’i, Galip Ağa’yı dinliyordu, “Efendim, bu Kırat’ın ismi dillere destan olmuş. Çerkes Hasan Paşa’ya böyle bir hediye uygun düşmez mi? Paşa ile katıldığı savaşlardan başarı ile dönen Bey, Beylerbeyi’nin vefat edip yerine Çerkes Hasan Paşa’nın geçmesiyle rahatlamıştı. Galip Ağa’nın aldığı rüşvetler, türlü dalaverelerini sineye çekmek zorunda kalmasına aldırış etmiyordu. Bir süre sonra Paşa, ona İstanbul’da afili bir görev verebilirdi. Bu sayede çocuklarını güvenle büyütebilirdi. Bolu’da yeterince vakit geçirmişti. Dikkat çekmemek için halk ile ilgilenmeyi bırakmıştı. Zira, kendinden önceki vali hala sarayda güçlüydü. Kendisine reayanın şikayetlerini anlatan eşine “Bize mi kaldı bunları kurtarmak? Dikkat çekersek kelle gider. Paşa, her şeyi anlattı. Payitahta bir gidelim, ondan sonra rahatız. Hizmet vereceğiz diye bir hata yaparsak ne olur? Kellemiz gider. Ben kimsenin günahına girmem, o bana kâfi” demişti. Yüzünde istemsiz bir memnuniyetsizlik olan Bey, “Peki, Galip Ağa. Alın gelin atı. Yalnız, Koca Yusuf’a ilişme. Kanun nezdinde cezasını çekti zaten.” Köroğlu, Kırat’ı ile sabah erkenden dışarı çıkmıştı. Arkadaşı Kabresığmaz ile buluşup şehre ineceklerdi. Galip Ağa’nın oğlunun dost tuttuğu kadının evini öğrenmişlerdi. Onu yakalayıp kaçırmayı düşünüyordu. Oğlunun canının bağışlanması için Galip Ağa’ya, gerçekleri itiraf ettirmeyi planlıyordu. At sürerken kendisine doğru gelen Kabresığmaz’ı gördü. “Ne diye buraya geldin kardeş? Ben, zaten geliyordum yanına.” Kabresığmaz cevap verdi “Sizin köye askerler geliyormuş, koş Köroğlu. Ardından gelirim ben, babana bir kötülük yaparlar. Zalim Bolu Beyi’nin alçak adamı Galip’te ordaymış.” Köroğlu, Kırat’ının yularına asıldı. “Haydi bre Kırat, isminin hakkını ver! Babamıza yetişelim. Dünyayı bir pislikten arındıralım.” Kırat, isminin hakkını veriyor, yolları fırtına hızıyla aşıyordu. Köroğlu köye yaklaştığında Galip’in sesini duydu, “Madem ikisi de yok dersin, geber!” Galip’in kılıcı, babasının göğsüne saplanmıştı. Babasının yüzünde eziyet edildiğini gösterir yaralar vardı. Köroğlu kılıcını çıkarıp, kalkanını kuşandı. Üzerine atılan altı askeri yere serdi. Geriye kalan dört askeri ile kaçmaya çalışan Galip Ağa’nın sırtına ok saplamayı başardı. Köyün dışından kendisine doğru gelen on atlıyı karşılamaya hazırlanırken Kabresığmaz geldi, “Gel kaçalım kardeş, şimdi vakti değil.” İki arkadaş, Çamlıbel sırtlarına doğru at sürdüler. Sarp dağ geçitlilerinde yaşayan eşkıyalara katılıp askerlerden kaçabilirlerdi. Konağa yaralı halde getirilen Galip Ağa’nın yarası sarıldı, hekim: “Yarası ölümcül, sabaha çıkarsa belki kurtulur demişti.” Odada sadece Bey bekliyordu, Galip Ağa’nın kendine geldiğini görünce hırsla “Bana bak Galip, ben sana adama zarar verme demedim mi? Neler ettin sen? Anlat şimdi bana, çocuklarını, torunlarını yok ederim senin. Neden yaptın bunu? Bana tek bir mantıklı bir şey söyle!” Galip Ağa konuşmak için kendini zorladı, “Türkmen göçerlerden bir kız beğenmiştim seneler evvel, adetleri öyleymiş. İstemediler benim gibi bir yanaşma adamı, sizden önceki beylerden birinin uşaklığını yapardım. Koca Yusuf’a verdiler sevdiğim kızı. Unutamadım bu olanları. Konakta yükseldim. İçimden atamadım Ayşe’yi. Paşa’nın gelmesi bana fırsat yarattı. Gözlerini kör ettim Koca Yusuf’un. Oyun ettim ona. Aslında saldırmamıştı, kendimi yaraladım. Benim sevdiğime bakan gözler kör olsun dedim. Şimdi de öldür…” Bey, eliyle nefes almasını engelledi Galip Ağa’nın.
Olanlardan sonra Bey, Köroğlu’na ulaşmaya çalıştı. Gönderilen mektupların tuzak olduğunu düşünen Köroğlu, Çamlıbel’de eşkıyaların başına geçmeyi başarmıştı. Kılık değiştirip çarşıya iniyor, Bolu Bey’ini öldürmek için fırsat kolluyordu. Bey’in kız kardeşi Fatma’ya gönlünü kaptırdı. Onun, Bey’in kız kardeşi olduğunu öğrendikten sonra, Fatma’yı Çamlıbel’e kaçırdı. Kardeşini çok seven Bey’in askerleri, ıssız dağ geçitlerinde Köroğlu ve adamları tarafından mağlup edildiler. Konakta fazla adamı kalmayan Bey’e; onun beklemediği bir gece baskını yapan Köroğlu, Bey’in kapısını kırdığında elinde tüfekle beklerken gördü. Bey, “Babanı ben kör etmedim, babanı öldürmedim. Bak tüfeği ateşlesem ölüp gideceksin. Dinle beni. Aslında bu olanlar…” Bey, sözünü bitiremeden Köroğlu bıçağını ona fırlatmıştı. Cansız bedenine bakarken “Kusura bakma, artık bir namım var. Ruşen Ali, Köroğlu olduysa. Sadece, Galip Ağa’yı değil. Ünlü Bolu Beyi’ni öldürmeli. İsmim seninle yayılacak. Sazımdan çıkan nağmeler böyle duyulacak.” Bolu Beyi hayatı boyunca türlü badireleri atlatmış, Köroğlu’na derdini anlatamamıştı. Ovada adamları ile ilerleyen Köroğlu, sazına asıldı.
Benden selâm eylen Bolu beyine
Çıkıp şu dağları yaslanmalıdır
Ok gıcırtısından gürzün sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir
Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu
İğri kılınç kında paslanmalıdır
KÖROĞLU düşer mi yine şanından
Ayırır çoğunu er meydanından
Kır at köpüğünden düşman kanından
Çevren dolup şalvar ıslanmalıdır
