İstifçi Nesrin (2. kısım)

Kocasından kalan dul maaşıyla hem kızını okutup hem de çeyiz hazırlamak annesi için çok zor olsa da filiz veren asma misali serpilip uzayan, bir içim su gibi güzel kızına, Nesrin’ine her şey feda idi. Çoğu akşam tarhana çorbalarına, yazın biberin ucuz olduğu dönemlerde annesinin kurduğu kütür kütür biber turşuları eşlik ederdi. Komşularının ağzına laf vermeyecek, “Anası uyumuş, kızı büyümüş” dedirtmeyecekti. Takımın desenini Nesrin beğendi, annesi veznede taksit yaptırıp taksitlerin ilkini ödedi, evin yolunu tuttular. Bu akşam onun da canı tarhana çorbası çekti, kaç gündür başka çorbalar içiyordu. “Ne iyi olur, anneme de dua ederim. Hem yemek takımının tabağında içerim çorbamı.” Takımı elleriyle okşayarak dolabın kapağını kapattı.
Neşeli, girişken bir kızdı Nesrin. Çok isteyeni vardı. Hem meslek sahibi hem de terbiyeliydi. Annesi kızını kimselere layık bulmuyor, her geleni geri çeviriyordu. İçlerinden birine gönlü ısınmıştı Nesrin’in. Güler yüzlü ama mahcup, akıllı ama sessiz, sevecen ama belli etmeyen bu genç, çok dolaştı etrafında. Üç erkek kardeşin en büyüğü idi. Nesrin de o evin ilk gelini olacaktı haliyle. Kaynanaların korku saldığı devirlerde annesi, tam da bu bahaneyle vermedi kızını. Oğlan mahcubiyetinden “Kaçalım, hayatımızı kuralım!” diyemedi ama uzun süre evlenmedi; Nesrin de annesinin inadı kırılır duygusuyla, annesinin onay verdiklerini istemedi. Yıllar geçip de annesi “Kızım, senin mürüvvetini göremedim. Şu kapıdan telli duvaklı gelin çıkarmak en büyük hayalimdi. Ölsem, gözlerim açık gidecek!” dediği günün gecesinde aniden ölüverince yapayalnız kaldı Nesrin. Annesini toprağa, beklentilerini kâğıtlara, eşyalara gömdü ertesi gün. Neşeli hali gitti, mecbur olmadan konuşmaz oldu.
Sandığını açtı bir gece, annesinin kırk mevlidini yaptıktan sonra. Ellemeye kıyamadığı havluları banyo dolabına dizdi, dantelli çarşafları ve yatak örtüleriyle gelin yatağı gibi yatak hazırladı. Krem rengi saten üzerine Çin iğnesi işlenmiş lale motifli yatak örtüsünü yaydığı yatağın üstüne de sehpa takımlarını, yemenileri, önü iğne oyalı mavi, beyaz ve pembe namaz başörtülerini, kanaviçe ve sarma işlemeli olup ayak gelen yerine yıpranmasın diye ayaklık dikilmiş seccadeleri, mendilleri, bohçaları; hâsılı sandıktaki tüm çeyizini, gelin çıkmadan önce çeyiz serip komşulara gösterecekmiş gibi dizdi. Perdeleri ve kapıyı kapattı ve dindar bir insanın sık sık ziyaret etmek isteyeceği bir mabede gitmesi gibi, sık sık odayı ziyaret etti. Ne oturdu ne de yattı o odada. Sadece saygılarını sunarcasına tazimle girdi, çıktı.
Nesrin Hanım bir sabah göğsünde şiddetli ağrıyla uyandı. Üşüttüm sanırım, diye düşünse de pek üşütme ağrısına benzemiyordu bu meret. Ambulans çağırmanın doğru olacağını anlayınca hem ambulansa telefon açtı hem de gazete istediği komşusuna. Komşusu içeri girerken ambulans görevlileri de merdivenden çıkıyordu. Komşu önce evdeki ağır kokuyu aldı, gayri ihtiyari burnunu bir eliyle kapattı. Nesrin Hanım’ın yanına oturacaktı ama kendine oturacak bir yer bulamadı. Sandalyelerin ve koltukların üstünde türlü renkte kaplama kâğıtları katlanmış, duruyordu. Koltuklardan başka duvar diplerine kadar her yer gazeteler, süt kutuları, ambalaj kâğıtları ve kitaplarla doluydu. Etrafına şaşkınlıkla bakarken az daha yere kapaklanacaktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ki halıların altının da dolu olduğunu ve komşusunun ‘dispozofobi’ hastası olduğunu o zaman fark etti. Çok şaşırdı, böyle bir şey beklemiyordu. Kötü koku ise içerde durmayı neredeyse imkânsız kılıyordu.
Ambulanstaki doktor ve hemşire ilk muayeneyi yapınca kalp krizi geçirmediğini, ciğerlerinin ortamdan etkilendiğini anladıklarından, şu toz ve küf kokan evden onu biraz uzaklaştırmak için acil servise gitmesi gerektiğini söylediler. Verdiği cevaba kulak asmadan sedyeye yatırıp götürdüler. Nesrin hanım sadece anahtarı komşusuna verecek zaman bulabilmişti. Doktorların koku ve etkileşim konusunda konuşmalarını duyan komşusu, ona bir iyilik yapmayı düşündü. Onun tek başına bu işin üstesinden gelemeyeceğini, bu durumu atlatamayacağını anlamıştı.
Ertesi gün apartmandaki bütün kadınlar, gazete getiren komşunun organize etmesiyle, apartman görevlisi Rafet de yanlarında olmak üzere eve geldiler. Camları açıp evi havalandırmakla işe başladılar. Rafet’in görevi, gördüğü her türlü kâğıdı içine doldurduğu battal boy çöp torbalarını aşağıya taşımaktı. Merdivenlerden o kadar çok inip çıkmıştı ki yorgunluktan mızmızlanıyor, her defasında bir komşusunun cebine sıkıştırdığı ellilik, yüzlük hatırına çalışmaya devam ediyordu. Çöpler atıldı, camlar ve yerler silindi, ev havalandırıldı. Biliyorlardı ki Nesrin Hanım eve döndüğünde onları suçlayacak, belki hakaretler yağdıracaktı. Olsun, bir müddet rahat ve sağlıklı nefes alacaktı ya, bu onlara yeterdi. Yılların komşuluğu adına buna değerdi.
Üç gün sonra döndü Nesrin Hanım. Sakinleştirici ilaç ve serum vermiş, uyuyup dinlenmesini sağlamışlardı hastane görevlileri. Kapısını açınca küçük dilini yutacaktı şaşkınlıktan. Evde kitaplardan başka tek bir kâğıt parçası kalmamıştı. Yıllar boyunca biriktirdikleri uçmuştu adeta. Plastik tabaklar, hiç lazım olmayan ve muhtemelen bundan sonra da lazım olmayacak eşyalar, cam kavanozlar hatta peçete koleksiyonu yoktu ortada. Delirmiş gibi oradan oraya koşuyor, dolap kapaklarını ardı ardına açıyordu. Her açışında hayal kırıklığına bir yenisi ekleniyordu.
O gece sabaha kadar Nesrin Hanım’ın evinden, köpek ulumasına benzeyen ağlama sesi geldi. Sabah hava aydınlanırken bu yorgunluğa bünyesi dayanamamış, bayılmıştı. Bir daha ağlamadı, o ağlama son oldu. Komşusundan gazete de istemedi o günden sonra.
