Okuryazarkitaplar
EdebiyatKitap TahliliManşet

Dağların Hafızası

Bike S. Demirkız
Bike S. Demirkız

Dağların Hafızası: Afganistan’ın Uzun Yürüyüşü ve Uçurtmaların Gölgesi

Afganistan bir ülke olmadan önce bir kavşaktı. İmparatorlukların geçtiği, orduların yorulduğu, fikirlerin çarpıştığı bir geçit… Bugün gördüğümüz Afganistan’ı anlamak için sadece son kırk yıla değil, iki bin yıllık bir hafızaya bakmak gerekir. Bu topraklar önce Perslerin, sonra Büyük İskender’in, ardından Kuşanların, Gaznelilerin, Timurluların ve Babürlerin geçtiği bir jeopolitik omurgaydı. Çünkü burası İran platosu, Orta Asya ve Hint alt kıtası arasında doğal bir köprüydü. İpek Yolu’nun can damarları buradan geçmişti.

Taliban tarafından 2001 yılında yok edilen Bamyan’daki dev Buda heykelleri, Afganistan’ın sadece İslamî değil, çok katmanlı bir medeniyet olduğunu hatırlatıyordu. Ne yazık ki coğrafya nimet kadar lanettir de. Afganistan’ın kaderi ise kritik bir kavşakta yer almasıydı. Üstelik Hindu Kush Dağları ülkeyi böldüğü için aşiret yapılarının merkezi otoriteyi zorladı. Afganistan tek etnikli bir ülke değildir. Birçok etnik grubu barındırır: Peştunlar en büyük gruptur, tarihsel olarak siyasi ağırlık onlardadır. Hazaralar çoğunlukla Şii olan bu grup tarih boyunca ağır ayrımcılığa uğramıştır. Bunların yanı sıra Tacikler, Özbekler, Türkmenler, Beluçlar vs. de önemli toplumlardır.

Devlet yapısı çoğu zaman Peştun merkezli olmuştur. Bu durum özellikle Hazaralar üzerinde sistematik baskıya dönüşmüştür. Bu kırılma, Uçurtma Avcısı’ndaki ana damarlardan da biridir. Afganistan 19. yüzyılda bir ülke olmaktan çok bir tampon bölgeydi. İki imparatorluk arasında sıkışmış bir dağ ülkesi: Britanya Hindistanı ve Çarlık Rusyası. Bu satranç oyununa “Büyük Oyun” dendi. Birleşik Krallık Afganistan’ı işgal etti ama elinde tutmayı başaramadı. Üç İngiliz-Afgan savaşı yaşandı (1839–42, 1878–80, 1919).

Birinci İngiliz-Afgan Savaşı (1839–1842) yılında İngilizler, Rusya’nın Orta Asya’da ilerlemesini tehdit olarak gördüler. Afganistan’ı kontrol ederek Hindistan’ı korumak istediler.  Kabil’i işgal ettiler; ancak geri çekilirken neredeyse tüm birlik yok edildi. Bu, Britanya askeri tarihinin en ağır bozgunlarından biri sayılır. Afganistan mesajı vermişti: Dağlar kolay teslim olmaz. Ne var ki İngilizler 1878-1880 yılları arasında tekrar geldi. Bu kez dış politikayı kontrol altına aldılar. Afganistan resmen bağımsızdı; ancak dış ilişkiler Londra’ya bağlıydı. Burada önemli bir figür sahneye çıktı: Abdur Rahman Khan. O, İngiliz desteğiyle merkezi otoriteyi sert yöntemlerle tesis etti. Aşiretleri bastırdı, sınırları çizdi. Böylece baskılarla da olsa modern Afgan devletinin temelleri atılmış oldu.

1893’te Durand Hattı çizildi. Bu sınır, bugün Afganistan–Pakistan krizinin kökeni olarak görülür. Afganistan sömürgeleştirilmemiş olsa da dış politikası uzun süre Londra’nın kontrolünde kalmıştı.  1919’a gelindiğinde küresel jeopolitik rüzgârlar sayesinde Kral Amanullah Khan, Afganistan’ın tam bağımsızlığını ilan etti. Kadın hakları, eğitim ve seküler hukuk alanlarında reformlara girişti. Ancak toplum buna hazır değildi. Reformlar hızlandıkça muhafazakâr kırsal yapı sert tepki verdi. 1929’da Amanullah devrildi. Kısa bir kaosun ardından 1933’te Zahir Shah tahta geçti. 1933–1973 yılları arasındaki Zahir Şah dönemi, Afganistan’ın en uzun istikrar evresi oldu. 1964 Anayasası ile sınırlı bir parlamenter sistem denendi. Kabil’de üniversiteler açıldı, orta sınıf büyüdü. Ne var ki modernleşme yüzeyseldi. Kırsal Afganistan gelenekseldi. Etnik hiyerarşi çözülmemişti. Ekonomi dış yardıma bağımlıydı. 1973’te monarşi bir darbeyle devrildi. Cumhuriyet ilan edildi. 40 yıldır süren sessiz denge aniden bozulmuş oldu. 1979’da bu durumu fırsat gören Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal etti. ABD, Pakistan ve Suudi Arabistan mücahitleri destekledi.  Pakistan sürecin lojistik merkezi oldu. İran özellikle Şii Hazara gruplar üzerinde etki aradı. 1989’da Sovyetler çekildi. Ama barış gelmedi. Mücahit gruplar birbirine girdi. Kabil harabeye döndü. 1996’da Taliban iktidarı ele geçirdi. 2001 sonrası ABD müdahalesi geldi, 2021’de Taliban yeniden iktidara döndü. Afganistan bir kez daha tarihin döngüsüne girdi. İşte tam bu tarihsel zeminde Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı ortaya çıkar.

Roman 1970’lerin son Kabil’inde başlar; monarşi sonrası ama henüz tanklar gelmeden önceki kırılgan huzurda… Ortam şaşırtıcı derecede canlı ve moderndir. Uçurtma turnuvaları, sinemalar, eğitimli orta sınıf. Bu dönem, Afganistan’ın son nefesidir. Sonra tanklar gelir. Sovyet işgaliyle birlikte korku başlar. Bu, romanda masumiyetin sonunu da temsil eder. Ardından mücahit fraksiyonları arasında iç savaş patlar, şehir mahalle mahalle yıkılır. Taliban dönemi ise yalnızca siyasi bir rejim değil, kamusal hayatın neredeyse tamamen bastırıldığı, ülkede korkunun kurumsallaştığı bir dönemdir. Romanın yapısı da bu sürece paralel ilerler. Afganistan nasıl çöktüyse Emir de öyle çöker: Önce küçük bir ihanet, sonra kaçış, sonra yıllarca süren suskunluk. Çocukluk → suç → sürgün → dönüş. Emir ile Hasan’ın hikâyesi aslında Afganistan’ın hikâyesidir. Kitapta ana tema suçluluk ve kefaret üzerine kuruludur.  Romanın omurgası şu cümlede saklıdır: “Yine iyi olmanın bir yolu vardır.” Emir’in hayatı tek bir anın etrafında döner: Hasan’ı kurtarmadığı o an. Bu sadece bir çocukluk hatası olarak görülmez; bilinçli bir suskunluk ve ahlakî çöküştür. Emir’in Amerika’ya göçü fiziksel kaçış olsa da vicdandan kaçış mümkün değildir. Kefaret, geçmişi silmek değil geçmişin içine geri dönmektir. Hasan’ın Hazara oluşuysa basit bir detaydan öte, bir sistem eleştirisidir. Tarihsel etnik eşitsizliğe dikkat çeker. Afganistan’da Peştun güç ve merkeze yakınlığı, Hazara olmak ise dışlanmışlığı ve aşağılanmışlığı anlatır. Hasan romanda hem etnik olarak aşağı konumda hem de sosyal olarak hizmetçi statüsündedir. Emir’in ihaneti kişisel olduğu kadar yapısaldır da.  Ayrıcalıklı sınıf konforunun suskun üstünlüğünü gözler önüne serer. Roman burada şunu ifade eder:

Toplumsal adaletsizlik, bireysel korkaklık üretir. Hikâyedeki baba figürü güçlü, karizmatik, cesurdur; ama ahlakî olarak kusursuz değildir. Onun sırrı (Hasan’ın babası oluşu) Afganistan’ın metaforu gibidir: Toplum güçlü görünse de içten çürümüştür. Baba, Sovyet işgali sırasında direnci temsil eder. Ne var ki geçmişte adalet göstermemiştir. Yani roman, kahraman mitiyle de hesaplaşır. Hikâyede Assef sadece sadist bir karakter değildir. O aynı zamanda etnik üstünlük fikrini de temsil eder. Taliban’a katılması tesadüf değildir. Roman şunu ima eder: Kötülük boşlukta doğmaz. İdeolojiyle beslenir.

ABD’de geçen bölüm, kurtuluştan ziyade bir ara duraktır. Emir için Amerika yeni bir hayat ama eski bir gölge gibidir. Göçmen kimliği, geçmişle mesafeyi artırır ama travmayı iyileştirmez. Bu, romanın en güçlü göç katmanlarından biridir. Son bölümdeyse çember tamamlanır. Emir’in Sohrab’ı kurtarması, geçmişi tamir etmez ama ilk kez korkuya rağmen harekete geçer. Yazar burada şu mesajı verir: Masumiyet geri gelmez ama insan değişebilir. Bu roman Afganistan’ı dekor olarak kullanmaz. Afganistan başlı başına bir karakterdir. Kırılgan, yaralı, onurunu kaybetmiş ama tamamen yok olmamış bir karakter. Bir ülke nasıl çöküyorsa bir vicdan da öyle çöker: Önce küçük bir suskunluk, sonra alışma, ardından normalleştirme. Peki ya iyileşme? Ancak geri dönüp yüzleşmekle mümkündür.

Afganistan’ın hikâyesi sömürgeleştirilmiş bir ülkenin değil, sürekli müdahale edilmiş bir ülkenin hikâyesidir.
Dağlar sağlam kaldı. Ne yazık ki devlet hep kırılgan oldu.
Ve bazen bir roman, tankların anlatamadığını anlatır.
Uçurtmalar düşer ama gökyüzü hep oradadır.
Şu soru ise havada asılı kalır:
Afganistan yeniden uçurtma uçurabilecek mi?

İlgili Haberler

Osmancık – Tarık Buğra

okuryazarkitaplar

Türkiye’den Dört Üniversite Dünyanın En İyi 100 Listesinde

KÜBRA ÇAKAR

Şüphe

KÜBRA ÇAKAR

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...