
Yemyeşil çam ağaçları kokularını havaya karıştırıp da ciğerlerime kadar ulaştırmıştı. Ellerimdeki yük ağırdı fakat ormana girdiğimizden beri tüy kadar hafiflemiştim. İnsan bazen elinde, sırtında olanca yüküyle yıkılmadan da ayakta kalabiliyor. Bunu deneyimlediğim için biliyorum. Keşke deneyimlemeseydim ama o da ayrı mesele, neyse…
Annem de böyle her şeyi sırtlardı. Of demezdi. Babam sağ olsun iyi adamdı, hoş adamdı ama işte insanoğlu başkasının üzerine yıkılmaya müsait. Annem sırtlandıkça o da kendi üzerindeki yükleri ona bıraktı. Ben öyle olmayacağım derken bulunduğum noktada elimde iki sandalye, bir masa, sepet, içecekler; yanımda elini kolunu sallayarak yürüyen kocamla piknik alanına doğru ilerliyoruz. Kocamın da babam gibi kendini nimet sanan bir karakteri ve çakır gözleri var. Döndüm dolaştım ona benzer birini buldum, ne büyük başarı. Onca erkeğin içinde hem de… Onda birtakım şeyler tanıdık gelmişti bana. Bir his gelmişti işte. Bilirsiniz… Yıllardır tanıyor gibi hissetmiştim. Daha önce duymuştum, insan evleneceği kişiyi görünce hemen anlarmış. İşte bu dermiş. Ben de öyle sandım. Nereden bilirdim tanıdık gelenin çocukken alışık olduğum şeyleri anımsattığını. Bilmeliydim aslında… Bu kadar insan psikolojisini inceleyip, bu kadar kendimi geliştirmeye çalışmışken bilmemek olur mu? Oldu işte… Uzaktan bir masa ilişiyor gözüme. Boş. Bunca kalabalık varken boş. Hemen hamle yapmaya hazırlanıyorum ama durup kocama bakıyorum. Ağırdan alayım da o hamle yapsın diye ama nerede… Gözü ağaçlarda, gökyüzünde. Bir de gözlerini kapamış, nefesini yavaş yavaş çekip yavaş yavaş bırakıyor. Anladım, bu iş de bana kaldı. Koşarak gidip masanın üzerine kapaklanıyorum elimdekilerle. Nefes nefeseyim ama boş bulduğum masanın mutluluğuyla huzurluyum. Biraz kendime gelip kocamı aradı gözlerim. Beyefendi kendini çimenlerin üzerine atmış, gökyüzünü seyrediyor. Ah annem, sen babamın böyle abuk sabuk işleriyle nasıl dayandın? Babam da böyleydi. Top patlasa eliyle ritim tutacak insanlardandı. O kadar sakin o kadar umursamaz, annemse tam tersi tabii. Elinde bir papatyayla geldi masaya. Sepetten bardakları çıkarırken göz ucuyla bakıyorum ona, çaktırmadan. Bana mı verecek acaba? Ah, nerede… Gözlerimi devirip iğneli bakışlarım onunkilerle karşılaştığında bir an nefesini tuttu ve bardakların birine atıverdi çiçeği. Tam da düşündüğüm gibi. Tam da çay dolduracağım bardaklardan birine. Çiçeği alıp avucumun içinde sıkıp “Yazıklar olsun sana.” dedim ve suratına fırlattım.
Çiçek yüzüme çarpıp yere doğru süzüldü yavaş yavaş. Olanca hafifliğiyle. Elimi uzatsam tutardım belki. Tutsam, onun avucunun içinde sıkmadan önceki hâline döner miydi? Dönerdi belki. Ama elimi uzatmadım. Öylece çimenlerin üzerine düşüşünü izledim. Bana böcekmişim gibi bakan gözleriyle karşılaşmasam ona verecektim çiçeği. Beni de avucunun içinde hissettiğinde buruşturup atmıştı bir kenara. Tüm kalkanlarımı indirmişken tüm kartlarımı ona açmışken. İlişki güç gösterisi olmadı benim için. Ona sahip olmak, ona hükmetmek hiç amacım olmadı. Bu düşünceyle de yola çıkmadım zaten. O da çıkmadı, biliyorum. Hangi kavşakta bu kişiliğe evrildi bilmiyorum. Kalkanlarımı indirdiğimde, kendimi onun önüne tüm çıplaklığımla serdiğimde mi? Yoksa kafasındaki kadın–erkek ilişkisi zamanla mı evrilmişti? Gördüğü evlilikler miydi aklını çelen? Termostan çay dolduruyor bardaklara. Çiçeği koyduğum bardağa üfleme bahanesiyle tükürdü sanki. Bana mı öyle geldi yoksa? Aynı aramızdakinin büyük aşk olduğunu sandığım gibi mi? O da papatya gibi kokardı bir zamanlar. Taze, hafif. Baharı müjdeleyen kokudur papatya kokusu. Rahatlatır, istemsizce mutlu eder insanı. O da ederdi, bir zamanlar. Kalıplara girip bize roller biçmeseydi eğer… Tüm eşyaları sırtlanıp gelmek beni suçlamak için bahaneydi aslında. Bana mı öyle geldi yoksa? Öyle olsa “Ben taşırım” dediğimde bana vermez miydi üzerindeki yükleri? Vermedi. Hiçbir yükünü sırtlanmamı istemedi. Bunu yaparken mutlu muydu? Değildi bence. Ama yüzünde bir tamamlanmışlık hissi vardı. Annesi gibi. O en iyi bildiği yoldaydı. Başka yolları denemek istemedi. Belki diğer yollar onun için güvensizdi ama mutluluk hazinesi orada gizliydi belki.
