Ben bir ceviz ağacıyım. Bu girişin ardından” Gülhane Parkı’nda “ dememi bekliyor olsanız da, üzgünüm o hikayenin içi boş çıktı. Halbuki çok güzel bir aşk hikayesi anlatabilirdim size Nazım’la Piraye’nin içini doldurduğu. Nazım’ın sevdiceğiyle randevusunda en yakın arkadaşının ihanetini, polis baskınını, Nazım’ın ağacın dalları arasına saklanışını, Piraye’nin randevu yerinde bekleyip ağlayarak gidişini anlatabilirdim. Veya bir masa kurardım piknik alanındaki tek ağaç olmanın avantajıyla gölgemin düştüğü yere. İnsanlar güzel bir günün ardından hastane kapılarında sedyelerde sürünüyor ya da morga götürülüyor olabilirlerdi zehirlenerek.

Ah insanlar, ne kadar da yalancılar. Öyle şehir efsaneleri üretmişler ki. Yetmezmiş gibi bir de dibimde başka bitki yetişmeyeceği bilgisini yaymışlar. Boşuna söylememişler “Ağzı olan konuşuyor” diye. E benim de ağzım var. Bari biraz da ben konuşayım, siz dinleyin. Hadi bakalım oturun şöyle yamacıma, açın kulaklarınızı başlıyorum:
Ceviz ağacıyım ben. Öyle çarçabuk olmadı her şey. Meyvemi vermek en az 10 yılımı aldı. Kök saldığım yer dört yol ağızında kaldığından gelip geçen çok kişiyi tanıyordum. Mahallenin çocukları tırmanıp meyvelerimi kopartır, yeşil kabuğumu taşla kırıp ayırdıktan sonra son darbeyi indirip henüz süt gibi olan özümden yerlerdi. Ellerinin mosmor olması umurlarında değildi.
İnsanlar… Bazıları farkımda bile değildi gölgemde dinlenirken. Bazıları kafasını kaldırıp en üst dalıma kadar bakar, kendinden daha yaşlı olduğumu düşünürdü belki de. Haklılardı, en az 300 yıldır buradaydım. Sersem bir karganın ağzından düşüverdim toprağın karnına. Yağmur, kar derken üzerim örtüldü. Filizlenip gün yüzüne çıktım zamanı geldiğinde. Ardından fidan oldum yeşilin en tazesiyle. Yandım güneşte. Kavileştim ağaç oldum. Ardından meyve vermeye başladım her yıl biraz daha fazla coşarak. Bugün dallarımdan fışkıran cevizleri toplamaya yetişemiyor insanlar. En verimli çağda olduğumu söyleyebilecek yaştayım.

Dallarım gökyüzüne dua edercesine uzanırken, tek dileğim beni sımsıkı sarıp sarmalayabilecek bir sevgi, bir aşktı artık. Çok yalnızdım. Burukluğum belki de ondandı. Aptal karganın beni düşürdüğü yerde insanlar her dem dibimi temiz tutmak zorunda hissederlerdi kendilerini. Onların kalabalığı beni bir müddet oyalasa da el ayak çekilince makus talihim şamar gibi vururdu kimsesizliğimi tüm ruhuma. Günler birbirini kovalarken, bahçe sınırlarında kaldığım evin sahibi öldü. Yıllarca çocukları atıl bıraktılar. Ben her mevsim kendimi tekrarlasam da, onlar beni unuttular. Hatta iyi ki de unuttular. Bir gün tam da köklerimin olduğu yerde bir yaşamın başlangıcına şahit oluşum öylesine heyecanlandırdı ki beni, içimden geçen duyguları tarif etmem mümkün değil. Yüz yıllık yalnızlığım nihayet son buluyordu. O yeşillik her gün biraz daha büyüyor, büyüdükçe gövdeme sarılıyordu. Bana güveniyordu besbelli. Güven, gerçek sevginin dayanağı değil miydi? Bir sarmaşıktı o. Kıvrıla kıvrıla dans edercesine sarılıyordu bedenime. İçim kıpır kıpır, sıcacıktı. En körpe yeşilimden en sert kabuğuma kadar hissettiğim duyguya ben artık aşk diyordum. Kendi suyumu bölüştüm onunla. Ben ki yüzyıllardır aynı toprağa tutunmuş köklü cevizken, o meyvesiz ağaçtı. Olsun benim kalabalığım ikimize de yeterdi. Söz verdim onu terk etmeyeceğime. Beni duydu mu bilmem, yanıt vermedi. Alacağım cevaptan korkarak bir daha sormadım. Şimdi ben aşık olmanın sarhoşluğu ile yılların acısını çıkartıyordum. Günler, geceler boyu sarmaş dolaş yaşadık. Birlikte yağmurları karşıladık, Güneşi doğurtup, batırdık. Gövdemle büyüttüm onu.
“Ah o sarmaşıklar, hercaidirler, bir yere ait olamazlar.” Dallarımda gezinerek büyürken yavaş yavaş benden uzaklaştığını fark ettim bir gün. Hani insanlar der ya “burnunun dikine” diye. İşte öyle bir gidişti. Tutamadım. Dallarımdan kaydı. Gitti en yakın harabe duvara sarıldı, renksiz, ruhsuz, beton. Paslanmış bir tele tutunduğunu görebildim en son. Ben gökyüzüne doğru uzanırken, o yolun götürdüğü yere doğru gidiyordu. Ayrı alemlerin sevdalısı olduğumuzu çok geç anladım. Tam kendimi avutmaya uğraşırken bir kıpırtı hissettim en alttaki dalımda. İncecik, süt yeşili bir sürgün tutunmaya çalışıyordu yaşamını sürdürebilmek için. Fark ettim ki kökleri bendeydi hala, istese de gidemezdi. İlk aşkı bendim. Yeni sürgünler verecek yeni sarılmalarla avunacaktım. Hayat kendini tekrarlarken bu döngüde her birimiz kaderimizi yaşayacaktık. Hava çok sıcaktı. Bir adam yaklaştı. Elinin yettiği yerden koparttı meyvemi. İki taşın arasında ezip çıkarttı horozumu. Sarı kabuğumu soymadan attı ağzına. Bir tuhaf oldu yüzü.
Tadım buruktu. İlk aşk buruktu. En fazla da Piraye buruktu.


