Yazar Seyit Berker Aydoğan
Teknolojik hız trenine yetişmek için koştururken, ruhumuzun istasyonunda bekleyen o kadim soruları ıskaladık. Bir ekranın yapay aydınlığı, bir çocuğun gözlerindeki sonsuz merak ve masumiyet ışığına nasıl galip gelebiliyor? Dokunmatik ekranların soğuk camı, bir dost elinin sıcaklığını bize unutturuyor. Dijital dünya, insanlığımızın ta kendisini mi çalıyor yoksa?
Sanal genişlemenin her bir karesi, gerçek daralmanın sessiz bir hikâyesini bize fısıldıyor. Ekranlar, aramıza ince bir cam perde çekti. Binlerce sanal alkışın soğuk neon ışıkları, yanı başımızdaki o tek sıcak bakışın değerini gölgeliyor. ‘Beğeni’ butonuna basmak bir omza dokunmanın, ‘yorum yapmak’ ise gözlerin içine bakarak sohbet etmenin yerini aldı. İnsan, binlerce kilometre ötedeki bir olayı anında öğrenebiliyor da, apartman komşusunun derdinden habersiz yaşıyor. Sanal dünyanın sınırsız bağları, gerçek dünyanın yalnızlık duvarlarını örüyor işte.
Dijital çağın en büyük yanılsaması, çok şey görüp de az fark etmemiz. Diğer bir ifadeyle, çok duyup da derinlemesine anlamamızdır. Sürekli bir bilgi selinde boğulurken, bilgeliğin o sakin sularında yüzme şansını kaçırıyoruz. En büyük çelişki, bizi birbirimize bağlamak için yola çıkan bu teknolojinin, bizi kendi kabuğumuza hapsetmesi. Sürekli “bağlı” olma hali, derin bir “bağ” kuramama zafiyetine dönüştü. Sürekli “ulaşılabilir” olma telaşı, aslında “orada olamamanın” en büyük bahanesi oldu. Yemek masasında aile fertleri birbirine değil, ellerindeki cihazların ekranına bakıyor. Paylaştığımız anlar artık fiziksel değil, dijital hafızaların o kısıtlı sunucularında kayıtlı kalıyor. Bu, birlikteliğin değil, yan yana olmanın fotoğrafıdır.
Dijital labirentte ilerlerken, insana dair en temel yetilerimizi kaybediyoruz: Karşımızdakinin gözlerindeki ışığı okumayı, sessizliğin dilini anlamayı, bir el sıkışmanın o samimiyetini hissedebilmeyi… Peki ya duygularımız? Duygularımız, emoji denen minik ikonlara sığdırılmaya çalışılırken, içimizdeki o koskoca, karmaşık ve tarifsiz hislere ne oluyor? Bir gülücük emojisi, sevdiğiniz birinin yüzündeki o eşsiz tebessümün yerini tutar mı hiç? Paylaşmadığımız her gerçek duygu, dijital dünyanın sessizliğinde kaybolan bir parçamız oluyor. Duygularımızı emojilerin renkli kafesine tıkıştırarak, kendimizi insan olmanın o zengin karmaşasından nasıl da soyutluyoruz. Dijital dünya, duyguları sıradanlaştırıp standartlaştırıyor ve sonunda iyice sığlaştırıyor.
Dijitalleşmeyle birlikte yitirdiğimiz bir diğer şey de beklemek. Beklemek; sabrı, tahammülü, mücadeleyi ve nihayetinde kıymet bilmeyi öğreten en kadim öğretmendir. Oysa şimdi her şey anında elimizin altında. Beklemiyoruz, bu yüzden de sabrın o ince dokusundan mahrum kalıyoruz.
Asıl kaybettiklerimiz ise sabır ve merhamet. Algoritmalar bize her şeyi anında sunmayı vaat ediyor. Bir video üç saniyede ilgimizi çekmezse hemen kaydırıp atlıyoruz. Bir haber bize iyi hissettirmiyorsa okumuyor, hatta görmezden geliyoruz. Anlık tatmin çılgınlığı, derin düşüncenin incelikli yapısını paramparça ediyor. Her şeye hemen ulaşma hırsı, en çok da anlamak için gereken sabrımızı ve dinlemek için gereken merhametimizi çalıyor. Karşımızdaki insanı bir ‘içerik’ gibi tüketir olduk. Oysa insanlık, sabırla işlenen ipek gibidir; kabalıkla harcanıp tüketilmez, incelikle işlenip değer kazanır.
Dijitalleşen dünyada unuttuğumuz belki de en mühim şey: İnsanın kendi yalnızlığıyla baş başa kalma cesareti. Sürekli dış uyaranlarla dolu bir hayat, iç sesimizi duymamızı neredeyse imkânsız hale getiriyor. Peki, çözüm teknolojiyi tamamen reddetmek mi? Kesinlikle hayır. Zeki Saraçoğlu gibi bir düşünür yaşasaydı, herhalde bize şunu derdi: “Teknoloji bir araçtır; amaç değil. Amacımız, insanı odağa alan bir medeniyet kurmaksa, bu aracı ona hizmet edecek şekilde kullanmalıyız.”
Teknolojiyi insanlığın hizmetçisi kılmak yerine, onun kölesi olduk. Oysa teknoloji, insanı yüceltmek içindir; onu silikleştirmek için değil. İnsanı merkeze alan bir medeniyet inşa etmek, teknolojiyi doğru yerde ve doğru ölçüde kullanmakla mümkün.
Dijital dünyada kaybettiğimiz insanlığımızı geri kazanmanın yolu, önce bunun farkına varmaktan geçer. Dijital onay açlığıyla bir sonraki gönderiyi paylaşmadan önce, asıl sormamız gereken şu: Bu, ruhumuza mı hizmet ediyor yoksa algoritmaya mı? Kaç “beğeni” alacağımızı hesaplarken, kaç kişinin gerçekten yüreğimize dokunduğunu sorgulamayı unutuyoruz. Bu kurduğumuz bağlar, bizi insan yapan inceliğe mi dokunuyor, yoksa makineleşmiş bir düzenin soğuk bir dişlisi mi yapıyor bizi?
Dijital dünyanın sınırsız olanakları karşısında kendimizi kaybetmemek için ara sıra durup, insan olmanın anlamını yeniden düşünmeliyiz. Unutmayalım ki en kıymetli bağlar, kablosuz ağlarla değil, gönül telleriyle kurulur.
Unutmayalım, en gelişmiş yapay zekâ dahi bir annenin şefkatinin, bir dostun vefasının ve bir çocuğun saflığının yerini asla dolduramaz. İnsanlık, teknolojide değil, teknesini selamlayan balıkçının dostluğunda, çayını demleyen esnafın sıcaklığında, sokakta oynayan çocukların gülüşünde saklıdır.
Gerçek insani ilişkiler, kusurlarıyla birbirine tutunan, dijital kusursuzluğun aksine insani naifliklerle beslenen bağlarda filizlenir. Dijital dünyayı tümden reddetmeyelim; ama onun bizi, bizi biz yapan değerlerden çalmasına asla izin vermeyelim. Algoritmaların değil de, kendi yüreğinin sesini dinlediğin an, işte o zaman gerçekten ‘yaşıyorsun’ demektir.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Dijital dünya bize sunulan bir seçenektir, kaderimiz değil. İnsanlığımızı korumak, teknolojiyi hayatımızın merkezine değil, hizmetine almaktan geçer. İnsan kalmanın yolu, her zamanki gibi, yine insanın kendi ellerindedir.
