Yazar Nisanur Özdemir
Eski kışlık kabanın cebinde duruyordu küçük cep aynası. Sahibi ona en son yaşlı ve zayıflamış parmaklarıyla dokunmuştu. Bu yüzden yüzeyi parmak izleriyle puslanmış, camı zamanın tozuna bulanmıştı. Oysa bir zamanlar o ayna, hayat dolu bir adamın en sadık yoldaşıydı.
Adam dinçlik çağlarında her sabah tıraşını olur, yüzüne ferahlık veren kolonyasını sürerdi. Sonra küçük aynasını alır, parmak uçlarıyla bıyıklarını düzeltir, henüz ak düşmemiş saçlarını yana tarardı. Cep aynası ufak kusurlarını sessizce fısıldar, büyük aynaların hiçbirinin söylemediği şeyleri söylerdi ona. En nihayetinde yoldaşını yansımasından memnun cebine yerleştirir, sanki gençliğini cebinde taşıyormuş gibi gün boyu yanında taşırdı.
Yıllar geçtikçe gözlerinin feri azaldı, yüz hatları derinleşti, omuzları düştü. Ama o cep aynası sessiz bir dost gibi hep cebindeydi. Ta ki adam bir gün hasta ve solgun bakışlarıyla yüzeyinde kendine son kez bakana kadar. Bu kez ondan hoşnut olmamıştı. Bir hışımla onu masanın üzerine bırakmış, bir daha da eline almamıştı. Eski yoldaşına kırgın, hüzünlü bir vedaydı bu.
Oysa ayna ona hiç yalan söylememişti. Puslanmış yüzeyine ne zaman baktıysa gerçeği göstermişti; ne eksik ne de fazla. Yıllar boyunca onu kandırmayan, her hâlini yansıtan dostundan o gün belki bir avuntu beklemişti; bir güzelleme, bir teselli… Ama ayna yaşlı adamın beklentisini karşılayamazdı, doğasında yoktu. Ayna tıpkı dünya gibiydi. Yalın, dürüst ve kaçınılmaz biçimde gerçek.
İnsan bazen gerçeği kaldıramıyor. Adam belki aynaya değil de zamana kırılmıştı; belki de kendine, kim bilir?
***
Küçük cep aynasını şimdilerde ben tutuyorum avuçlarımda. Babamın kadim yoldaşı hâlâ onun ellerinin sıcaklığını taşıyor, hissediyorum. Puslu yüzeyine her baktığımda içinde sürekli başa saran bir film oynuyor.
Genç bir adam beliriyor bir anda. Bahçede odun kesiyor; baltanın sesi yankılanıyor avluda. Güneş dalların arasından yüzüne vuruyor. Çamaşırlar savruluyor rüzgârda, pencereden içeri sabun kokusu doluyor. Annem bulaşık yıkıyor, radyoda bir türkü.
Kardeşimle holün ortasında dönüyoruz; “Dönmeyin, düşersiniz!” diyor babam. Haklı çıkıyor, düşüyoruz. Bir yaz günü, ağaçların gölgesi vuruyor pencereye, kuşlar ötüyor. Babam yeni bir gömlek giyiyor, gülümsüyor, şarkı söylüyor; çocuklar gibi sevinçli. Eski hikâyeler anlatıyor bir başka karede: Hz. İbrahim, Aslı, Kerem, Nuh… Kapı açık, sesi derenin şırıltısına karışıyor. İçimde kelebekler uçuyor.
Babamı bekliyoruz bir başka sahnede, yolun başında. Elinde ağır torbalar var, içlerinde zeytin, peynir, somun ekmek, helva. Belki bir de oyuncak bebek. Kapı çalıyor sonra. Ayna renkleniyor birden; ev sesle, neşeyle doluyor. Babam anlatıyor yine, adına televizyon dedikleri bir kutunun içinde bir sürü insan varmış ve bir adam, adı Doktor Kimble’mış.
Koskoca dünya, uçsuz bucaksız gökyüzü sığıyor küçük cep aynasına, babam ise göğün en parlak yıldızı gibi parlıyor. Sonra sahneler değişiyor yavaş yavaş. Bir kış günü, pencereden dışarı bakarken görüyorum onu. Elinde sigarası, düşüncelere dalmış. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş ama gözlerinde hâlâ aynı ışık. Sonra annemsiz bir akşam beliriyor… Ev sessiz. Babam yalnız, çayını yudumlarken saate bakıyor. Bekliyor. Bir ses, kapı zilinin çalınması, bir “Nasılsın?” belki.
Ve sonra aynanın ışığı soluyor; babamın yüzü uzaklaşıyor, gözleri kapanıyor. Camın üzerinde kendi yansımamla baş başa kalıyorum.
Baharlarda kuş sesleriyle kıpır kıpır olan içinin sevincini,
Uykusuz gecelerinin kederini,
Seyrettiği gün doğumlarında sigarasının dumanına karışan dertlerini,
Ve kim bilir, kaç akşam sessizce beklediği bir yüzün hayal kırıklığını bırakıyor geride.
Bir ayna… Ve yansımasında donup kalan zaman.
Şimdi ne zaman o aynaya baksam, kendi yüzümün ardında babam. Sanki aynanın öte yanında hâlâ orada; her sabahın şafağında yeniden hayat buluyor.
Aynalar yalan söylemez derler. Bazen içlerinde geçmişin izlerini saklarlar; sevgiyle, sessizce, özlemle.
