Güneşin Ötesi
Yazar Selma Akkaya
Güneş, insan düşüncesinin en eski metaforlarından biridir. Aydınlanmanın, bilginin, hakikatin ve tanrısal olanın simgesi olarak yüzyıllar boyunca yüceltilmiştir. Platon’un mağarasındaki ateşten modern çağın akıl güneşine kadar ışık, daima kurtuluşun dili olmuştur. Oysa insan, yalnızca aydınlıkta var olmaz. Güneşin ötesi, bilginin sustuğu değil, bilginin yetmediği yerdir.
Işık, nesneleri görünür kılar; fakat anlamı her zaman açıklamaz. Görmekle bilmek arasındaki mesafe, insanın trajedisidir. Güneş en tepedeyken her şey nettir: Sınırlar keskindir, gölgeler kısalır. Ancak tam da bu açıklık, varoluşun derinliğini örter. Çünkü anlam, çoğu zaman belirsizliğin içinden doğar. Güneşin ötesi, bu belirsizliğin kabul edildiği alandır.
İnsan, kendini çoğu zaman ışıkta tanımlar: Kim olduğu, ne yaptığı ve nasıl göründüğü üzerinden. Toplum, bireyi aydınlıkta ölçer; başarıyı, görünürlüğü ve parlaklığı över. Oysa varoluş bir vitrin değil, bir derinliktir. Güneşin ötesinde unvanlar silinir, roller çözülür ve dil yavaşlar. Orada insan, artık kendine yüksek sesle değil, fısıltıyla konuşur.
Bu alan, korkutucudur. Çünkü güneşin çekildiği yerde kesinlikler dağılır. İnançlar sarsılır, düşünceler tek başına kalır. Kierkegaard’ın “kaygı” dediği şey tam da burada başlar: İnsanın kendi özgürlüğüyle baş başa kalması. Güneşin ötesi, özgürlüğün ağırlaştığı yerdir. Çünkü artık suçu ışığa, düzene ya da kalabalığa atmak mümkün değildir.
Zaman da burada başka türlü işler. Kronolojik değildir; hatıralarla, pişmanlıklarla ve ertelenmiş sorularla ölçülür. Heidegger’in sözünü ettiği “ölüme-doğru-varlık” bilinci, güneşin ötesinde daha görünür hâle gelir. İnsan, faniliğini en çok karanlığa yaklaşırken hisseder. Fakat bu fark ediş bir yok oluş değil, sahiciliğin başlangıcıdır.
Güneşin ötesi, nihilizmin eşiği olarak da okunabilir. Anlamın çözüldüğü, değerlerin askıya alındığı bu bölgede insan, ya her şeyi reddeder ya da anlamı yeniden kurar. Nietzsche’nin “üstün insan” çağrısı, tam da bu yeniden inşa cesaretini talep eder. Güneş öldüğünde, yani eski hakikatler çöktüğünde, insanın önünde iki yol vardır: Ya karanlıkta kaybolmak ya da kendi ışığını yaratmak.
Bu nedenle güneşin ötesi umutsuzluğun değil, sorumluluğun mekânıdır. Umut, burada hazır bir vaat olarak değil, bir eylem olarak ortaya çıkar. İnsan anlamı bulmaz, anlamı üstlenir. Camus’ün Sisifos’u gibi, taşın anlamsızlığını bilerek onu yine de yukarı taşır. Güneşin ötesinde umut, bilinçle taşınan bir yüktür.
Belki de asıl bilgelik, sürekli aydınlık arayışından vazgeçmekte gizlidir. Her şeyi bilme, her şeyi çözme, her şeyi görünür kılma arzusu, insanı yüzeyde tutar. Oysa derinlik, karanlıkla barışmayı gerektirir. Güneşin ötesine bakabilen insan, artık ışığın kutsallığını değil, sınırlılığını da kabul etmiştir.
Sonuçta güneş yeniden doğacaktır. Tarih, düşünce ve insanlık döngüseldir. Fakat her doğuş, ardında bir batışı taşır. Önemli olan, güneş varken körleşmemek; güneş yokken de yok olmamaktır. İnsan, tam da bu iki uç arasında, anlamını inşa eder.
Güneşin ötesi, varılacak bir yer değil; göze alınacak bir bilinç hâlidir. Ve insan, ne zaman bu bilinci taşımaya cesaret ederse, işte o zaman gerçekten düşünmeye başlar.
Editör: Çağlar Didman
