Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Kendi Kapattığımız Kapıların Ardında

Hamit Doğan
Hamit Doğan

Kendi kapattığımız kapıların ardında.

Yorgun uyuyakalmışız.

Anlamsız değil mi sence,

Beklemek açanı?

Durum tam da böyle.

Tüm bilinen doğrulara savaş açıyorsun.

Kaybediyorsun.

Kaybedişlerim asil falan değil.

Her şeyini kaybetmeden

Hiçbir şey kazanmamak

Dokunmuyor mu sana?

Acı çekerken normalmiş gibi yaşamak,

Sabah erken kalkmak,

Gece geç uyumak,

Yemeklerden soğanları atmak.

Arkadaşlara, gülüşler atmak.

Hayallerini kaybetmek,

Yalnız kaldığın saatlerde

Bir işe yaramadan.

Olman gerektiği yerde

Varmış gibi olman

Ne zaman düzelirsin

Var mı bir çıkış cendereden.

Açamazsan delir.

Kendi kapattığım kapıların arkasında kilitli kaldım yine. Ayrılmak benim kararımdı, çıkartılmadım. Öyle pat diye girdim kapıdan içeri ve dedim ki:

-Artık ben yokum.

Kimse de itiraz etmedi zaten. Bıkmışlardı. Hırçın, sinirli ve üzgün tavırlarımdan. Saçma sapan şeylere kızar saçma sapan şeylere üzülür olmuştum. Onları da anlıyordum. Kim isterdi ki etrafında dönüp durdukları, pis kokan, kötü görünen bir lağım çukurunun kenarında yaşamak? Sonuçta hiçbiri babamın oğlu değildi. Hoş, babamın oğlu da olsa kimse çekmez ya bu kadar ketumluğu, suratsızlığı. Çekmedi de zaten. Kaçıp gelmem ve buralarda tek başıma yaşamam, hep bu yüzden. Çıktım. Otobüse bindim. Evime geldim. Öyle bir şey işte. Asansörü olmayan apartmanın merdivenlerini tek tek sıkılarak, yorularak çıkarken aklımda tek bir düşünce vardı. Bir önceki amacım yatağımda değil! Dikkatinizi çekiyorum, yatağımda değil! Televizyonun karşısındaki koltukta amaçsızca kanalları zaplayıp uyumak istiyordum. Ya da uyku aralarında kalkıp televizyona bakmak… Uyku aralarında yemek yemek… Uyku aralarında üzülmek…

Yine uyku aralarında… Yine…

Peki, neden böyle olmuştum? Aç falan değilim. Yalnız kalmama çabası, defalarca hata yaptırdı bana. Ya biraz ilgi gösteren kızlara âşık oldum ya da sadece sıcak bir gülümsemeyle selam veren arkadaşlarımı dost bildim. Tek tek kaybederken kendi kendime sordum. “Nerede hata yapıyorum?” Sanırım biliyorum. Bu benimle alakalı. Onlarla alakalı değil. Önce kendimi sevmem lazım. Önce güçlü olduğuma inandırmam lazım kendimi. Tek elimle bir arabayı havaya kaldıramayacağımı bilsem de bunu yapabileceğime inanma gücü! Hani o; çok kısa boylu, tıknaz, göbeğini tişörtün içine bile sığdıramayan arkadaşın ısrarla parfüm sıkarak saçlarını düzenli olarak kestirip sürekli değiştirdiği kıyafetleriyle kendini çok yakışıklı ve “plus” göstermeye çalışması…Bunlar tabii ki bende olmayan, beni kendime sevdirmeyen, sürekli kendimi eksik hissettiren. Aslında fena sayılmam mı, ha dostlar? Bir metre yetmiş sekiz santim boy, seksem beş kilo, üniversite eğitimi ve dökülmemiş saçlar. Ayrıca her türlü kötülüğe rağmen otuz yedi yaşına kadar kalan ben… Öyle acı bir hikâyem yok. Sevgi dolu bir anne babayla büyüdüm. Tüm hata benim.

Gidiyorum ama maalesef bu girdaptan çıkamıyorum. “Geçer.” diyorlar. Geçmiyor. Biliyorum. Denedim çünkü. Denedim. Defalarca kurslara gittim, yeni arkadaşlar edineyim diye. Garip eğitimler aldım. Yönetmenlik eğitimi mesela. Ne saçma bir eğitim oldu benim için! Hiçbir şey bilmeden, tam takır kuru bakır bir cüzdanla yönetmen olmak. Sanat camiası da kollarını açmış, beni bekliyordu sanki!

Alkışlar içinde kapıdan girip herkesin beni onaylaması mı gerekiyordu peki? Ben ne yaptım? İçimdeki güçsüzlüğe yenildim. Belki tekrar toparlanıp savaşçı bir ruhla başlar savaşı kazanırdım belki de. Ben pes ettim. Teslim oldum.

Bayrağımı, sancağımı, topraklarımla beraber teslim ettim. Belki de pes etme duygusu rahatlatıyor beni. Belki de hiçbir şey yapamamak, bir şey yapmaya çalışmaktan daha kolay geliyor bana. Böyle hiçbir şey yapamamak, öylece durmak… Şey yapmak efor gerektirir. Çarpışmak gerekir.

Çabalamak… Çapalamak… Her bu kelimeyi duyduğumda “çapalamak” geliyor aklıma. Ekilmesi gereken tarlayı tekrar tekrar çapalamak… Çapalamak… Mahsulü aldın, elde ettin, sevindin… Tekrar başa döndün. Tekrar çabalaman gerekiyor. Tekrar…Tekrar…

Bitmeyen bir döngü. Belki de bu çabalamak… Bu çapalamak beni yorar. Çok mu konuştum acaba? Odada da kimse yok. Delirdim sayılır mı, kendi kendine konuşmak? Kendinden başka kimse yoksa delirmek mi yoksa kendine arkadaş olmak mı sayılır?Delirmek… Sayılır. Dünya tarihinin her anında kendi kendine konuşmayı “deli” saydılar. Yalnızın saf hâli…

En son kendine kalmak… Bunu bilemedikleri gibi bilmedikleri bir şey daha var:

-Biz yalnızlar… Böyle de bir dernek var galiba! Evet, Biz Yalnızlar Derneği! Üye olanlar…

Hiçbirimizi görmeden üye yapan bu dernekte yalnız başımıza, birbirimizden habersiz yaşayabiliyoruz.

İlgili Haberler

“Çekmek” Kelimesinin Etimolojisi

okuryazarkitaplar

Anne Sexton ve İtiraf Şairi

okuryazarkitaplar

Gizemli Kapı

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...