
Denizin karşısında soğuğu çoktan içine çekmiş, bir bankta oturuyordum. Ayrılmıştık. Bu cümleyi içimden böyle sade kurabiliyordum artık; süslemeden, mazeret eklemeden. Ayrılmıştık. Nokta. Kadınlara yaranılmazdı zaten. Ne yapsan eksik kalırdı. Oysa ben… Ben elimden geleni yapmıştım. Bakmıştım. Korumuştum. Maddi olarak da.
Tam bu sırada Mösyö konuştu.
— Efendim, neler yaptınız mesela?
Onun bu tonu canımı sıkardı. Genelde işin içinden çıkamadığımda böyle konuşurdu.
— Neler mi? Çok şey. Evi ben tuttum. Faturaları ben ödedim. Tatilleri ben ayarladım. Paraya ihtiyacı olduğunda ben vardım.
Dinledi. Sabırla. Not alır gibi. Sonra sordu:
— Peki, bunlar onun için yeterli miydi sizce, efendim?
Kaşlarımı çattım.
— Nasıl yani? Daha çok mu vermeliydim?
— Ben öyle bir şey demedim.
— E ama başka ne olabilir? Daha çok vermek mi? Daha fazlasını yapmak mı? Bu… bu ancak aptallık olurdu.
— Belki de siz hep vermekle meşguldünüz.
— Sen kadınların ne istediğinden ne anlarsın, Mösyö?
Sorumu beklemeden cevapladı.
— Sizden daha çok anladığım kesin, efendim.
Başımı denize çevirdim. Sanki cevap vermezsem konu kapanacakmış gibi. Ama dayanamadım söze girdim.
— Ben onlara göre hareket etmek istemiyorum. Ben neysem oyum. Beni sevecekse böyle sevsin.
— Anlıyorum. Peki o zaman, efendim neden üzülüyorsunuz?
Tereddüt ettim.
— Sizi terk ettiği için, dedi Mösyö, benden önce davranarak.
— Evet. Onun gidişi yüzünden.
Mösyö sesi alçaltarak
— İlginç, çünkü az önce “Beni sevecekse böyle sevsin.” dediniz. Demek ki ya söylediğiniz kadar kendiniz değilsiniz… ya da o, maddi değil manevi bir beklentideydi, efendim.
— Ne demek istiyorsun sen şimdi? dedim. Sesim düşündüğümden daha yüksek çıktı. Denizin uğultusuna karıştı, sonra geri döndü bana.
— Benim eksik olduğumu mu söylüyorsun?
Mösyö geri çekilmedi. Bu da sinirimi artırdı. Hep böyle yapardı. Ben bağırdıkça o daha sakinleşirdi.
— Ben eksik demedim, efendim. Sadece başka bir yerden baktım.
— Bakmana gerek yoktu, dedim. Ayağa kalktım.
— Her şeyi didik didik etmek zorunda değilsin. İnsan bazen sadece elinden geleni yapar.
— Evet. Ama bazen elinden gelen, karşısındakine hiç dokunmaz.
— Dokunmadıysa bu benim problemim değil.
— İşte bu, tam da bu cümle.
— Ne var bu cümlede?
— Hiç. Sadece şunu söylüyor: Siz haklı olmakla meşguldünüz, efendim. Anlaşılmakla değil.
Bir adım attım. Sonra bir adım daha.
— Ben değişmek zorunda değilim. Ben buyum.
— Evet. Ve o da gitti.
Sustum.
— Bakın, diye devam etti, sesi yumuşak ama acımasızdı.
— İnsan “Beni böyle sev.” dediğinde güçlü görünür. Ama arkasından üzülüyorsa orada bir tutarsızlık vardır.
— Ben üzülmüyorum, dedim.
Yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk.
— Öyleyse neden hâlâ buradasınız? Neden denizin karşısında, olmayan birine hesap veriyorsunuz?
Cevap veremedim.
Mösyö son cümleyi bıraktı. Her zamanki gibi. Tam yerinde.
— Efendim, insan bazen kendisi olduğu için değil; kendisini hiç sorgulamadığı için yalnız kalır.

