Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü / Roman

Nağmelerin Masalı

Yazar Kübra Çakar

Başında kocaman kırmızı bir sarıkla usul usul içeri girdi. İrite edici bakışlar arasında kimseye aldırmadan kendisine gösterilen yere bağdaşını kurarak oturdu. Yanından hiç ayırmadığı neyini uzun ceketinin içinden çıkardı.

Dostu gibi görüyordu onu, yanından hiç ayırmazdı ve deliklerine muhabbetle şöyle bir göz gezdirdi. Narin bir gülü, tutar gibi dudaklarına doğru götürdü usulca ve bütün iştiyakıyla üflemeye başladı, Ney’ine. Birden herkes büyülenmişçesine onu dinlemeye pür dikkat kesilmişti. Her taksim geçişlerinde kırmızı sarığının rengi bir ton açılıyordu sanki, bakanların gözünde. İlk gördüklerinden başka biri gibiydi zaman geçtikçe neyzen.

Yavaş yavaş herkesi etkisi altına almıştı adeta. Hafif kalbine doğru meyleden başı, sarığının ağırlığıyla daha da mütevazi görünüyordu. Yanında hazırda bekleyen udi, Kanun ve bendir bir türlü neye eşlik etmek için fırsat bulamıyor hatta cesaret edemiyorlardı. Bu büyülü anı bozmak istemiyorlardı.

İçeride kırmızı, loş bir ortam oluşmuştu ve buhurdanlıktan yayılan misk kokusunun dışında yoğun bir esans kokusu vardı. Mevlevihane’nin yüksek tavanı neyzen her başını kaldırdığında dahada uzaklaşıyordu. Ney sesinin ulaştığı her nokta da bir derinlik oluşuyordu. Üzerine bir ömrün ağırlığı çökmüş kendinden geçen insanların rehaveti dikkatten kaçmıyordu.

Dışarıda yağan yağmurun sesiyle kulağa gelen ney sesi tarif edilemez bir huşu vermişti dinleyenlere. Zaman nasılda hızla geçmişti. Neyzen bu sürede yaşadıkları ve yaşattıklarından bir bildiği varmışçasına son nefesini üfleyip arkasına yaslandı. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Salona ilk girdiğindeki yargılayıcı bakışlardan eser kalmamıştı. Her ne kadar kendini hiçbir yere ait hissetmese de yaptığı bu işten büyük bir haz alıyordu.

Salonda bulunanlar için geride kalan bir saat, geçen ömürlerinin ve bundan sonraki geçecek olan ömürlerinin içindeki en güzel zaman dilimiydi belki de. Bu dinletiden sonra ağaca, kuşa insana dahi bakış açıları değişmişti. Daha çok sevebilmek için bahaneleri kalmamıştı artık. En çokta gözlerini kapattıklarında içlerine doğan eşyaların o kızıllığı baş kaldırmıştı ruhlarında. Kâh kırmızı bir gül kâh kırmızı bir gün batımı canlanmıştı gözlerinin önünde.

Bir de ahşap parmaklıkların ardında bu ney sesiyle kendinden geçen Dilruba’nın hayalinde beliren o kırmızı kapı vardı. Sonuna kadar açılmış “Gel hadi…” der gibiydi derinden gelen o boğuk ses tonuyla. Dilruba birden kendine geldiğinde artık bitmek üzereydi program.

Ne olmuştu, neden olmuştu, bu içinde tezahür eden neydi? Hislerini bir yere koyamıyordu. Gerçek miydi yoksa hayal mi? Oturduğu yerden kalktı uçuş uçuş elbisesiyle bir iki adım attı, nazenin bir çiçek gibi bedenini, zor taşıyordu. Sendeler gibi olunca sessiz bir köşeye geçti. Kendisiyle baş başa kalmak istiyordu. Hayatının bu en zor döneminde ney sesi ruhunu öyle bir yerden okşamıştı ki. Gözlerinden istemsizce akan birkaç damla yaş her şeye rağmen iyi gelmişti, bu sefer.

Sevdiklerini bir bir kaybetmenin acısını bir anlığına da olsa unutmuştu. Bu iyi bir şey olmalıydı yaşadığı onca yokluk ve nedametten sonra. Sevdiğini, daha çok söylemiş olmayı düşünmeye başladı. Yeis içinde geçen günlerini getirdi gözlerinin önüne içi burkulmuştu. Nereden nasıl başlayacaktı yaşayamadıklarını yaşamaya. O cesareti ney dinlerken hissetmişti ama her an kaybolmaya hazır bir tarafı da vardı. Ahşap parmaklıklara doğru yaklaştı oturduğu yerden. Az önce neyi üfleyen kişiyi fark etmesi zor olmadı.

Kendisinden habersiz öylece oturuyordu. Oysa içinde yeni kabuk tutmaya başlayan yaralarını kaldırdığını bilse… Neyzen ne yapabilirdi ki? Kimin yarası yok ki? Benim ki de laf, diye geçirdi içinden. Neyzene son kez taksim yapması için ısrar ediyorlardı. Daha fazla dayanamayıp oturduğu yerden üflemeye başladı sanki her nağmesi bir masal anlatıyordu.

Birbirine açılamayan iki genç aşık varmışta aradan seneler geçtikten sonra bir araya gelmişler. O anda olan tek şey acı bir gülümsemeymiş. Kavuşamayacaklarını bildiklerinden ayrı olmayı kabullendikleri bir ömür seçmişler. Ayrılığın verdiği yoklukla baş etmeyi öğrenmek zaman alsa da cennet çok uzak değildi, diyerek dayanmışlardı.

Dilruba, en son ne düşünüyordu bu neyi dinlerken bilinmez, kendinden geçmişti. Acıya daha fazla dayanamayan kalbi, açılan kırmızı kapıdan gelen sesi bu sefer duymazlıktan gelemedi.

 

 

İlgili Haberler

Jorge Luis Borges ve Metinlerarasılık

okuryazarkitaplar

Herkes İçin Metaverse… Ama nasıl?

okuryazarkitaplar

Ece Ayhan: Sivil Şiirin Asi Sesi

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...