Okuryazarkitaplar
ManşetÖykü

On Yılın Özeti (1. Kısım)

                                            Yazar: Neşe KAZAN

Otağın içindeki hava keçenin liflerine sinmiş duman, insanların üzerinde biriken ter ve ıslatılıp kurumuş toprak kokusunu dışarıdaki fırtınadan daha şiddetli hissettiriyordu.

Kimin nerede oturacağını bildiği yerde bugün tartışma değil onay için bir araya gelinmişti. Kağan her toplantıda olduğu gibi ortadaydı. Omuzlarındaki ağırlığın farkındaydı ama bunun adını koymuyordu. Bir hükümdar, yükünü dillendirmez, sessizce üzerine giyerdi. Çünkü ona verilen ağırlık insan sözüyle hafiflemez, yalnızca ilahi takdirin önünde boyun eğen bir suskunlukla taşınırdı. Gözleri karşısındaki yüzlerde gezinirken kiminin ganimetini, kiminin sınırını, kimininse yalnızca yerini korumanın hesabını yaptığını biliyordu. Kaderin bildiği ise çadırın sol yanında oturan adamın hesabıydı. Onun adı. tarihe geçmeyecekti. Tarihin yönü ondan geçecekti. Yarukin derisi gerilmiş def’i önüne almıştı. Yere bırakılmış tokmakla henüz tek bir vuruş bile yapılmamıştı ama ses şimdiden çadırın içindeydi. Bazı varoluşların zamanına erişmeden önce niyetini açığa vurduğunu bilen Yarukin, Kağan henüz ağzını açmamışken kararını tahmin edebiliyordu. Zamanın erken olması çadırda bulunan hiç kimsenin umurunda olmazdı. Bilge, otağdakilerin tek tek nasıl eksileceğini; adları unutulacak olanları, hatırlanacak olanların da nasıl yanlış anılacağını, yalnızca bugünü değil üç kış sonrasını, beş bahar sonrasını da görebiliyordu. İşte tam bu sebepten konuşması gerektiğini düşündüğü için ayağa kalktığında kimse irkilmedi. Çünkü bu otağda ayağa kalkmanın bir saygısızlık değil yüklenme olduğu, üst komutanın yazılmamış kurallarındandı. Adam önce def’i kaldırdı, tokmağına uzanmadan derinin yüzeyine avucunu koydu. Bu hareketin ne anlama geldiğini Kağan da yöneticiler de biliyordu. Def çalınırsa, geri dönüş zorlaşırdı. Ritim, insanlara yolu belli ederdi. Yarukin bunu istemediğinden sessizliğini bir süre bilinçli uzatmasının ardından konuşmaya başladı. Acele edilmemesi gereken bir karar için sesinin tonunu ayarlamalıydı, olabildiğince sakin ve kısık tonlamayla konuştu: “Savaş için henüz çok erken,” dedi. Otağın içindekiler bu cümleyi beklediklerinden çok şaşırmadılar, asıl mesele, konuşmanın devamıydı. Adam, gözlerini Kağan’dan kaçırmadı ama onun onayını da istemedi. Bu çıkışının muhatabı tek bir kişi değil, zamanın kendisiydi. “Erken olduğu için değil, hazır olunmadığı için” dedi Bilge adam. Hazırlıksız olmak, bir kağanın duymak istemeyeceği gerçeklerdi, bu konuşmadan sonra otağdaki bazı yüzler sertleşti. Yarukin, farkında olduğu bu rahatsızlığı bilerek arttırdı.  “Def’i şimdi çalarsak,” dedi, “Asker yürür. Halk inanır. Düşman korkar ama toprak hatırlar, toprak hatırlatır.” Bu cümle, çadırın içindeki en tehlikeli cümleydi. Bilge, gelecekte olacakları bilerek bu sözleri söylemişti: Bu çalgı bugün değil, yıllar sonra, başka bir otağda, başka bir Kağan için çalınacaktı. Kağan’ın sessizliği bir öfke değildi, bir düşünme molası değildi, bu ertelemenin kabullenilişiydi. Yarukin yerine oturdu, def hâlâ sessizdi. Beklemenin kararı söze dökülmese de alınmıştı. Bilge, gelecekte bu sahnenin hatırlanmayacağını biliyordu. Tarih, def’in çalındığı anları severdi. Çalınmayanı kayda geçmezdi. Bazı hükümler vardı tarih yazmazdı ama toprağı yazgının pençesinden çeker alırdı.

Tokmağın yerde kalışının üzerinden geçen birkaç yılda bozkır alışılmadık sessizliğe bürünmüştü. Rüzgâr hâlâ esiyor, otlar hâlâ eğiliyordu amma velakin sesin yönü değişmişti. Önceleri kılıçların tınısı olan boşluk, şimdi hesapların ağırlığıyla doluydu. Zaman kağana düşmanları çoğaltmaktan ziyade sesleri okuma yetisi kazandırmıştı. Yine yeni kararlar almak zamanıydı. Keçelerin arasından süzülen ışık, dumanla karışıp havayı kalınlaştırdığından otağın içi loştu. Çadırın orta yerinde açılan ocakta yakılan tezeğin kokusu havaya karışıyordu. Yönetim kadrosu ateşin etrafında, rütbelerine göre dizilmişlerdi. Kağan yüzünü her zamanki gibi güneye dönmüş, beyaz postunun üzerine bağdaş kurarak oturmuştu. Göktürk hiyerarşisinde yönetim kadrosunun sağ ve sol kanatlara ayrılan oturma biçimi, kültürel anlamda evren düzenini ve töreye bağlılığı simgeliyordu. Hatun, kağanın sol tarafında olması gerekirken bu defa öncelik Yarukin’e verilmişti. Gündem, tehditler karşısında yapılacak olanları gözden geçirip saatler sürse de bu konuyu halledip sonuca bağlamak üzerineydi. Kuzeyden gelenler, güneyden sızanlar, batıdan elçi kılığında yaklaşanlar…Hepsinin aynı şeyi beklediğini ve savaşın bu coğrafyada düşman için belirsizlik değil, alışıldık bir fırsat olduğunu biliyordu Yarukin. Oysa Turan ve Hilal taktikleriyle girdiği her savaşı kazanmışken Bilge’nin suskunluğunun bir sebebi olmalıydı. O, savaşmadan kazanmanın, kan akıtmamanın, bedel ödememenin peşindeydi. Kağan’ın el işaretiyle sıyrıldı düşüncelerinden. İki savaşçı kağanın karşısında ahşapla gerilmiş haritayı açıyorlardı. Bu harita yalnızca toprakları göstermiyordu. Orada yollar vardı. İnce çizgiler hâlinde uzanan, kervan izleriyle kalınlaşmış damarlar. İpek Yolu, yalnızca malların değil, zamanın aktığı bir tünel gibiydi. Kağan bunu biliyordu, Yarukin de! Bilge adam yine susuyordu. Bu evrede onun görevi kelimeleri çoğaltmak değil; gereksiz ihtimalleri azaltmaktı. Kağan haritaya baktığında, Yarukin’in çoktan o bakışın nereye varacağını bildiği belliydi. Savaşa girselerdi zafer mümkündü. Ordu güçlüydü, atlar dinçti ama bu kısa bir süreçti. Uzun vadede ise ticaret yolları kırılır, kervanlar yön değiştirir, dost görünenler tarafsızlaşırdı. Kağan da artık bu zincirleme sonucu henüz kimse söylemeden görüyordu. Karar tam burada şekillendi: Kılıcı kaldırmadan bağlamak. Yarukin, Kağan’ın açık bir işaretini beklemedi; ama işaretsiz de yola çıkmadı. Önce durdu, dinledi, tarttı. Sözlerin değil, sessizliklerin ne söylediğini yokladı. Hangi kabilenin neye ihtiyacı olduğunu, hangisinin neyi fazla bulduğunu hesapladı. Yol güvenliğini, mevsimi, geçitlerin hâlini aklında birer birer yokladı. Ancak bütün bunları zihninde yerine oturttuktan sonra harekete geçti. Sorun yaşadıkları sınır komşularına elçiler gönderildi. Bu elçiler tehdit taşımıyordu. Sözleri keskin değil, yükleri ağırdı. Yanlarında silah yerine malları vardı: tuz, ipek, baharat, deri… Her biri rastgele seçilmemişti. Karşı tarafın ihtiyaç listesine göre belirlenmişti. Kimi için ucuzluk bir davetti, kimi için süreklilik. Kimi güvenli geçiş vaadiyle yumuşatıldı, kimi gecikme ihtimalinin hatırlatılmasıyla. Böylece her elçi, vardığı yerde aynı sözü söylemedi, hepsi aynı sonucu hedefledi. Tehdit eden unsurların bir süreliğine de olsa eli kolu bağlandı. Yarukin ticarete zincir demedi. Yol bir kez kullanıldığında güvenliğin doğacağını biliyordu. Güvenlik, düzeni çağırırdı. Düzenin yerleştiği yerde savaş, vaktinden önce gelmezdi. Bu yıllar boyunca Kağan’ın adı daha az anıldı; bu bir eksilme değil, bilinçli bir geri çekilişti. Bazı dönemler vardı ki görünür olmak, gücü çoğaltmaz, onu erken açığa çıkarırdı. Sözcüklerin dolaşıma girmesi, niyetlerin de peşlerinden sürüklenmesi demekti. Bu yüzden merkez sustu, adımlar geriye çekildi, izler silinmedi ama belirsizleştirildi. Yarukin’in adı ise neredeyse hiç geçmedi; çünkü asıl etki, zamanın yüzeyinde değil, gecikmiş sonuçların bıraktığı boşlukta birikirdi. Görünmeyen düzen, zamanla daha ağır hissedilirdi. Karşı tarafta ise bekleyiş uzadıkça huzursuzluk derinleşti. Sessizlik onlara bir sükûnet değil, çözülemeyen bir bilmece sundu. Ne öfkeye tutunabiliyorlardı ne de açık bir tehdide. Günler geçtikçe hamle yapma isteği arttı. Çünkü karşısında adı olmayan bir kuvvetle beklemek, en disiplinli düşmanı bile aceleye sürüklerdi. Devamı gelecek…

İlgili Haberler

Huzurla Uyu

KÜBRA ÇAKAR

Başkan Erkan Aydın’dan Çocuklara Bayram Ziyareti

okuryazarkitaplar

Gönlüm Razı

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...