“Ölüm” kelimesi, insan deneyiminin en derin ve kaçınılmaz gerçeklerinden birini taşır; varlığın sona ermesi. Bugün çoğunlukla son, kayıp veya ayrılık çağrışımlarıyla kurulur zihnimizde. Ama bu
Biyolojik bir soluk alıştan çok daha fazlasını, toprağa basan ve orada kök salmaya çalışan insanın dik durma iradesini içinde barındırır. Modern zihnimizde bu kavram genellikle
Biyolojik bir soluk alıştan çok daha fazlasını, toprağa basan ve orada kök salmaya çalışan insanın dik durma iradesini içinde barındırır. Modern zihnimizde bu kavram genellikle
İnsan ruhunun zincirlerden kurtulma arzusunu yansıtan bir iz sürümü gibi, geçmişin katmanlarında gizli bir gerilim barındırır. Bu kavram, bugün bireysel iradeyi çağrıştırırken, kökenlerinde kolektif bir
Hüzün, insanın içine sessizce çöken, adını koyması zor bir ağırlık gibi hissedilir. Bugün bu kelimeyi kullandığımızda akla çoğu zaman bir kayıp, bir eksiklik ya da
“Yalnızlık-” kelimesinin etimolojisi, bugünkü kullanımda çoğu insana bir duygunun ağırlığını, içe kapanmayı ya da sessizliği hatırlatır. Oysa geçmişte bu sözcüğün işaret ettiği anlam, yalnızca bir
Zihnimizde canlanan o devasa küre ile ayaklarımızın altındaki basit toprak parçasının arasındaki mesafeyi ölçen derin bir kazı çalışmasıdır. Bugün bu kavramı kullandığımızda, üzerinde milyarlarca canlının
Zaman, gündelik hayatta fark etmeden içine düştüğümüz, ölçtüğümüz ve çoğu kez yetişmeye çalıştığımız bir akıştır. Söylerken sanki dışımızda duran bir şeyden bahsediyormuşuz gibi davranırız; oysa
İnsan, bugün söylediğimizde hem kendimizi hem de karşımızdakini içine alan geniş bir çember açar. Bu kelime, yalnızca biyolojik bir varlığı değil; düşünen, hisseden, hata yapan
Hayat, bugün ağzımızdan döküldüğünde çoğu zaman “yaşamak” fiilinin doğal bir uzantısı gibi duyulur; var olmak, sürmek, devam etmek anlamlarını çağırır. Günlük dilde sıradanlaşmış bu kelime,
bugün söylediğimizde çoğu zaman sıcak bir yakınlığı, güçlü bir bağlanmayı ya da kalbi hızlandıran bir duyguyu çağırır. Gündelik dilde romantik bir halin adı gibi durur;
Kıbrıs’ta yaşayan Pygmalion, sanatına tutkuyla bağlı bir heykeltıraştı. İnsanlardan uzak durur, kalbini kimseye açmazdı. Bir gün kendi elleriyle yaptığı kadın heykeline öyle bir güzellik verdi