Camın önüne oturmuş kafamdan geçen bin bir düşünce ile gökyüzünü, kuşları, bulutları seyrediyordum. Nasıl da iyi geliyordu ruhuma mavinin elli tonu şu renkler… Arada gözlerimi aşağı çeviriyor hayatın koşuşturmasına dalan insanlara, parktaki çocuklara, ağacın dibindeki kedilere bakıyordum. Ve ah şu kaldırımlar! Kendisine şiir bilen yazılan kaldırımlar, şairin de dediği gibi kim bilir ne de çok şeye şahitlerdir. Öyle ya şu an camın ardından kendine bakan bir çift göze de şahit değiller mi? Kaldırımlarla konuşan iç sesim sonrası yüzümde bir tebessüm oluştuğu sırada kapı zili çaldı. Hem zihnen hem bedenen yorgun halimle kapıyı açtım. Benim ele avuca sığmaz yavru kuzucuklar her zaman ki o bıcır bıcır halleri ile içeri girdiler.

Havalar güzel olduğunda her zaman ki rutinlerimizden biri onları dışarı çıkarıp gezdirmek, parka götürmek ya da oyun oynatmaktı. Tabi yapılacak işler, yemek, çamaşır, bulaşık derken onların dışarı planlarına her zaman eşlik edemiyordum. Baba dışarıda anne içerde bir koşuşturma halindeydik. Ama her gün gözlerimizin önünde büyüyen farklı farklı iki karakteri izlemek, onlarla büyümek çok zevkliydi. Kızımın pamuk ellerine dokunmak, oğlumun ipek saçlarını okşamak, olmak istediğim ben ile olamadığım ben arasında kalan halime su serpiyordu.
Akşam yemek, çay, mutfak, dersler derken bir de dizi film izleyip, günü kapattık. Çocuklar uykuya geçip eve sessizlik çökünce çayımı elime alıp yine camın önüne geçtim. Evdeki tüm hareketliliğe, sese, koşuşturmaya rağmen üzerimdeki durgunluğu fark eden eşim yanıma geldi: “Keyifsizsin, düşüncelere dalmışsın,” dedi. Ben de “Her zamanki şeyler işte… Ne evin ne de iş yerinin telaşı bitmiyor. Ha bir de insanların ego savaşları içinde sıkışıp kalınca malum ister istemez bana ait dünyamdan çıkıp küçük hesaplar içinde buluyorum kendimi.” Dedim. Diyemediklerimi de o anladı zaten. Biliyordu ki küçük çocukları olan bir anne için kitap okumak, yürüyüşe çıkmak, arkadaşlarıyla buluşmak, her türlü kendine zaman ayırmak çok zordu ama bunları anlatmak da sendeki de dert mi diye dalgaya alınmakla kalmayıp, maddi ve manevi yorgunluğun kimsenin umurunda olmuyordu. Oysa bin bir heves ile başlayıp yazdığım çocuk hikayeleri yıllardır öylece duruyor ve yenilerini yazacak ne zaman ne de artık içimde bir istek bulabiliyordum. Günün sonunda geriye baktığımda bugün, yarın derken yıllar su gibi geçiyordu.
Benim artık bir yerden başlamam gerekiyordu. Hani insanın bütüne hayrı olmalı deniliyor ya benim de bütüne bir katkım bir hayrım olmalıydı. O küçük kalplere dokunmak, hem değerlerimizi hatırlatıp hem hallerini süslemek istiyordum. Nerden nasıl başlayacağımı bilmesem de artık kendi hayatım dışına çıkıp iyilik adına, farkındalık adına doğru bir adım atmalıydım.
Öyle böyle aradan bir hafta geçmişti. İş yerimde evraklarla uğraşırken eşim aradı. İş yerimden müsaade alıp bir saat erken çıkıp çıkamayacağımı sordu. Ben de iznimi alarak dışarı çıktım. Beraber, eskitme usulü dekore edilmiş ve içeri girer girmez insanı kendine hayran bırakan bir kafeye gittik. Her zamanki gibi cam kenarı bir masaya oturduk. Eşim yanında getirdiği tableti açtı. Sonra internetten çevrimiçi yayın yapan sevdiğim bir derginin sayfasına geldi. Son yayınlanan hikayelere tıkladı ve “Bak burada çok güzel bir hikâye var bunu bir okur musun?” dedi. Bir iki satır okumuştum ki bu hikâyenin benim yazdığım çocuk hikayelerinden biri olduğunu anladım. Başımı kaldırıp eşimle göz göze geldiğimde, bir zamanlar şu yazdıklarıma gülen hatta bir anlam veremeyen o adamın şimdilerde benim için çabalamasına baktım kaldım. O üç dört saniye içinde birbirimize söyleyeceklerimiz dilden değil gözlerimizden döküldü aslında. Çocukluğumdan beri sonuçsuz kalan çabalarım, kırgınlıklarım, ötelediklerim, değersizliklerim terazinin bir kefesinde ve şimdi şu hamle terazinin bir diğer kefesinde duruyormuş gibi oldu resmen. Bu benim için öyle önemli bir adımdı ki sevincinden ne yapacağını bilemeyen bir çocuk gibi teşekkür edip sustum ve eşime sarıldım. Sonra ilk şoku atlatınca peş peşe sorularımı sıraladım tabi. Eşimin attığı bu adım benim dönüp durduğum çemberin kırılma noktasıydı. Üstelik dahası da vardı. Benim adıma gönderdiği hikayelerim ilgili yayınevi tarafından değerlendirilmeye alınmıştı ve hafta sonu görüşme yapacaktık. Hafta sonu nasıl gelirdi bilmem ama daha o an kafamda bir sürü çocuk hikayeleri kurgusu oluşmaya başlamıştı. Benim söndürdüğüm hayallerimi, eşim yeniden yakmayı başarmıştı. Bir yerlerden başlamak belki de böyle bir şeydi. Uzun zamandır hayatın telaşıyla uğraşmaktan, hayallerimi gerçekleştirme mücadelesinden vazgeçmiştim. İşte bu yüzden böyle bir teşviğe gerçekten çok ihtiyacım vardı. Kafeden çıkıp arabaya bindiğimizde içimde kelebekler, dilimde şükür ve zihnimde dualarımla eve vardım. Kapıyı açarken her zamanki telaşımın artık farklı bir anlam kazandığı duygusu içindeydim. O an sadece evin kapısını değil yeni ufukların kapısını da aralar gibiydim.

