
…Dağdaki tüm mağaralar bir bir arandı, hiçbir yerde en ufak izlerine rastlanmayınca, pes edip dönmeye karar verdiler. Geri dönüş hazırlıkları yapan gençlere oturduğu kayanın üzerinden tiii sesiyle seslendi. “Buralara sığınmaz ki şamara.” Üstüne alaycı bir gülüşle devam etti. “O, kasabaya yakın dağın eteklerindeki tek mağaraya sığınır. “İçlerinden Hakan hiddetini yarı buçuk gizleyerek “Ya hu! Timur dede baştan niye söylemiyorsun. Bunca yolu tırmandık, kendini sırtımızda taşıttın. Bu ne tutarsızlık.” İntikam gülüşünü sergileyip, bunak bir yaşlıyım hafızam pek iyi değil delikanlı.” diyerek yaşlılığın arkasına sakladı hilesini.
Gençler içten içe öfkelense de vakitlerinin daraldığını bildiklerinden yaşlı adamı sırtlanıp geldikleri yolu geri döndüler. Bu kez yaşlı adamın kılavuzluğu sayesinde yerin altındaki mağarayı çabucak buldular, Hakan elindeki fenerin ışığıyla indi mağaraya. Yeri ve duvarları elde dokunmuş kilimlerle kapatılmış, her desende yalnızlıklarını işlemişlerdi nineyle torun. Gözleri karanlığa alışınca fenerin aydınlatmadığı mağarayı daha iyi görmeye başladığında, ortaya çıkan manzara içler acısıydı. Ayca kız sağ tarafına yatmış, yere temas eden vücudu tamamen çürümüştü, sol tarafı ise hiç ölmemiş uyuyor gibiydi, gördükleri karşısında şaşa kaldılar, bu durumu Timur dede ve yanındakiler Romanların zulmünün neden başlarına geldiğini bu iki masum kadına yaptıkları zulümden gelen musibet olduğunu anlamışlardı, geç olsa da. Olayın vahametini yaşarken, emekleyerek gelip annesinin çürümeyen göğsünden süt emmeğe başlayan minik kız bebeği görünce, hepsi hüsran içinde diz çöküp kala kalmışlardı.
-Bi kere, dedemin adı Timur değil, Timuçin’di, üstelik buldukları kadını hiç tanımıyorlardı ve kız değil erkek bebekti. Dedem ona Allah’ın mucizesi deyip evlatlık aldı. İsmini de Hüdaverdi koydu. O benim dayım yani.
-Biliyorum eze, hikâyeye başka yön vermek istiyorum. Burada dedikodunun iftiranın ne kadar kötü sonuçlar doğuracağını anlatmalıyım. Biraz heyecan katmak için kurguluyorum.
-Dümdük gerçekleri yazsan zaten heyecan verici bir hikâye, ah ah! Ne yaptık ne ettikse seni şu okuma aşkından vazgeçirmedik. Dantel örmekle sanatın ne farkı var bunları yazacağına tığını eline alsaydın çeyizin şimdiye bitmişti.
-Ah eze hiç değişmedin, hâlâ hayattaki gibi konuşuyorsun.
-Ölünce huy değişildiğini hiç duymadım. Üstelik ne demişler. Can çıkar huy çıkmaz, yani benden kurtuluş yok balam. Mesela geçen yaptığın turşu tutmadı niye? İçine bir parça ekmek atmadın, ekmek mayalar, ben ne yaptım bu yıl turşu sezonunda rüyana girip sana fırça ata ata tarifi verdim. Tuttu mu tuttu. Kızım ben annen ve ezen sana kadınlığı öğrettik kadın olmayı. Minnettar olmalısın.
-Keşke eze mutlu olmayı da öğretseydiniz. Turşu tarifi gibi mutluluğun da formülü var mı?
-Öğrettik öğrettik, kocana huzur verirsen huzur bulursun demedik mi? Başı ağır, ağzı var dili yok bir kadın hep mutlu olur.
-Eze her dediğinizi yaptım, senin de dediklerini annemin ve Gülşah ezemin de, her şey oldum her dağınıklığı topladım, herkesi alttan aldım ama olmadı.
-Neyin eksik kızım, karnın tok sırtın pek.
-Ne eksik biliyor musun eze? Mutluluk, hiç tatmadım kendimi paraladım başkaları için, bir tutam mutluluk koklatmadılar. Hatta bir de sesini çıkartma huzur bulursun dediniz ya! O huzur kimin içindi eze? Sorarım eze, olan oldu ölen öldü, ömrün çabuk geçtiğini en iyi sen bilirsin, kimler için eğittiniz bizi ya da kimlerin huzuru için gülmeyi ayıp aşkı günah, mutluluğu haram saydınız bize?
-Yuhum geldi bak! Düşüp yatmam lazım yoksa anza olurum bu ikimiz içinde iyi olmaz. İyisi mi, ben gidip rahmeti bol toprağıma düşüp yatayım. Sen de hikâyene devam et.
-Kaç sen kaç! Öz eleştiri konusu oldu mu kaç. Eleştiriye açık değilsin sen.
-Değilim tabi, kendi dedikodumu mu yapacam. Aaaaa!
Sevgili okuyucu! Hayatın değişmeyen bir kuralıdır, kadınlara öğretilen mutluluk etrafındakileri mutlu etmektir. Tüm kadınlar kendilerine has mutluğu çocuklarında bırakırlar. O zamandan sonra çevresindekilerin mutluluğuna bağlıdır gülümsemeleri, onları memnun etmeye, bunca çabanın karşılığında kadına verilen de sadece ve sadece kapı eşliğidir. Olur da günün birinde kendi payına düşen mutluğu isterse dış kapının dış mandalı olduğunu unutmasın diye. Bir defa yalnızca bir defa fark edince bunu gözü hep kapı eşiğine takılıdır. Kadının evi olmaz hiçbir zaman ya baba evidir ya koca evi, en sonunda da oğul evi olur.
Belli ki eze o akşam kavut yedikten sonra gördükleri rüyayı anlatmadan vazgeçmeyecek. Gülüp gülüp anlatırdı rahmetli. Biraz da ondan bahsedelim.
Hepsi mahallenin has delikanlılarını görmüş o gece rüyalarında. Sabah heyecanla anlatmışlar bir birilerine, içlerinden yalnızca biri, annem eksikmiş kahvaltı sofrasında, sabahın köründe kalkıp kaçmış Şaziye ezenin evinden. Biri mahallenin en yakışıklısını görürken diğeri şehir dışındaki genci görmüş. Herkesin kimi gördüğünü bilmişler de annemi ortalıkta bulamayınca toplu gidip sormuşlar, bir türlü dememiş annem. Sonra hapsi vazgeçip gidince, kız kardeşlerine anlatmış ‘’Rüyamda bembeyaz bi elbise giyinmişim, saçlarımın örgüsü açık, elimde bakraçlar çeşmeye iniyorum, ıyyyyyy nefesini ensemde hissettim, tam suyu doldururken arkamdan belime doluyor elini, dönüp bakıyorum kim?
-Kim kim?
-Deli Dumrul.
O günden sonra gülerek anlatıp durmuşlar. Tabii ezem rüyasında gördüğü Ayhan Işık’la evlenmediği gibi annem de deli Dumrul’la evlenmemiş. Babam da deli Dumrul’da kapkara gençlermiş. Sonra babam talip olunca fark etmişler, kardeş gibi birbirlerine benzerliklerini.
-Sonunda anlattın, Ayhan Işık’ı ben, Ediz Hun’u Şennur ezen görmüştü. Ama nasibimize senin gıcık bibinin oğlu, bacıma da uyuz sofinin kıl kuyruk oğlu düşmüştü, baban dahi hiçbiri layığımız değildi de ne yapak kader utansın.
– Kader değil eze bu kaderini çizen fani eller utansın.
Ve bu, ezemle son konuşmamız olmuştu. Elin oğlu dediği Şükrü eniştem ezemden sonra hiç evlenmeyerek sınavı başarıyla geçmişti, ezem öldüğü gün hemen yanında kendine de yer ayırtmış, ondan beş yıl sonra o mezarın sakini olmuştu. Ve sanırım ezem de onun başka kadına bakmadan yanına gidişine sevinmiş olmalı ki bir daha ziyaretime gelmedi, nurlar içinde düşüp yat ezem.
Sevgili okuyucu umarım alınacak öğüt alındı. Kadın olarak ata kadınlarımız ne verdiyse sorgusuz sualsiz aldık, yaşarken sormaya cesaret edemediklerimi şimdi travmalarıma soruyorum, yani kendimi sorgulayıp kalıplaşmış düşüncelerimden özgür kalıyorum.
-Bakış açısı eze bakış açısı çok önemli.
